Saplantı

Alışkanlıklarımızın ya da kaygılarımızın zihnimizi ele geçirdiği durumlarda insanlara karşı içimde sebebini ve kaynağını bilmediğim bir merhamet peyda oluyordu. Peki ama neden ve ne hadle diye kızıyordum kendime? Biz kimse için hiçbir şey yapamamayız.

 

***

 

Toplum bizden rol yapmamızı istiyor. İstisnası olmadan, her konuda. Mutsuz musun, mutlu rolü yap. Memnuniyetsiz misin; memnun ol. Aç mısın; tok davran, yok gibi davran. Nefret mi ediyorsun; seviyormuş gibi dur. Aklınıza gelen gelmeyen her konuda rol yapmamız isteniyor. Ne olursan ol ama sorun çıkaran olma yeter ki düsturu yerleşmiş bu topraklara. Peki ya biz bu toprağın ağacı değilsek? En küçük en sıradan konuda bile gerçek olanı değil sahte olanı ver bana diyorlar. Hayat bir şovsa bu sahne gösterisinde bildiğin en büyük numaraları göster. Peki ya bir numaramız yoksa? 

 

Bu filmde de başrol kızımızdan kendisi gibi olmasın da ne olursa olsun fikrini ve kızın kendi hayatı dışındaki bütün saçmalıklara saplanıp kalmasını izliyoruz. Filmin adı, Saplantı. Ben çeviriye takıldım. Saplantı, bir şeyi olumsuz duygularla eyleme dökmek gibi geliyor bana. Olumlu eylemler için kullanıldığını duymadım, olumlu kullanımı var mı örneğini görmedim. Fakat Swallow kelimesini herhangi bir çeviri sitesinde çevirdiğinizde site kelimenin anlamını bize Yutmak olarak veriyor. Bir de swallow kelimesi kırlangıç kuşuna denk geliyormuş. Filmin sonunda kızın özgürleşmesiyle bir bağı var mıdır, bilmiyorum. Her şeyin de anlamı olacak değil ya. Zaten anlam yoktur onu biz yükleriz bizim gibi -sağa sola/ona buna- anlam yüklemeyi sevenler de peşimizden gelir. Devam edelim filmin adını neden Saplantı olarak afişe etmişler anlayamıyorum. Çünkü Yutmak olsaydı daha anlaşılır bir hikaye olabilirdi diye düşünüyorum. Böyle anlaşılmaz bir hikaye mi, hayır. Sadece Hunter’ın susmak zorunda kaldığı yaşantıları yuttuğu nesneler gibi düşününce filmin adı da zihnimizde yutulan o maddeler gibi kaskatı kalıyor da ondan.

 

Filmde filmin adından mülhem olarak başrol kızımız oldukça tehlikeli minik nesneleri -ki bu nesneler pil, madeni para, raptiye, çivi- yutuyor. Bu zamana kadar yuttuğu bütün kötü muamelenin yanında artık gerçekten can acıtıcı nesneleri gerçek bir biçimde yutmaya başlıyor. Bu bana Müslüm Gürses konserlerine giden insanların kendilerini jiletlemesini hatırlatıyor. Bir yazıda okumuştum “O insanlar öyle acı içindeler ki sonunda artık acı hissedemez hale gelmişlerdir. Kendilerini jiletlemeleri ancak acı duyma isteklerinden kaynaklıdır.” Kendini ifade edemediği anlatamadığı anlaşılmadığı her an kendisine söylenen bütün lafları tek tek yuttuğu gibi kendisine zarar vereceğini bile bile o nesneleri sindirmesi zor hatta kanatan bu davranış biçimleriyle beraber hiç sesini çıkarmadan yutuyor. Hunter yerinden kıpırdayamasın diye savrulup atılan o sözler ve dolayısıyla gösterilen davranışlar tam olarak Hunter’ı mantar panoya sabitlemek için üstüne saplanan birer raptiye gibi. Çünkü Hunter onlara (kendine bir nesneymiş gibi davrananlara yani eşi ve eşinin ailesi) kendilerini iyi hissettiriyor ve olması gerekeni olması gerektiği gibi yapıp onların hayatlarını düzene sokuyor. Hunter kendi için değil, eşi ve eşinin ailesi için var gibi. Filmi izlemediyseniz nelerden bahsettiğimi anlamak biraz zor olabilir ama esasında filmi anlatmıyorum. Filmden yola çıkarak bir şeyleri yoluna koymaya çalışıyorum.

 

Başrol kızımız adeta içinde bulunduğu aileye adapte edilmiş. Nasıl durması gerektiğinden tutalım eşinin sevdiği saç modeline kadar her konuda dönüşüme uğramış. Ne kadar da tanıdık bir hikaye. Toplumumuzda ne de çok örneği var. Bunun kendi isteğiyle olmadığı belli şimdi çıkıp da insan sevdiği kişi için saçını değiştiremez mi demeyin. Elbette olabilir fakat burada başka bir türlü bir baskı var. Üstesinden gelinemeyen ve dışarı akıtılamayan bir tür tehlikeli kimyasal gibi Hunter’ın kanında dolaşıyor. Sadece onların memnun olacağı şekilde davranmaya çalışan ama bir türlü ait olamadığı toprakta sürekli budanan bir ağaç gibi.



Bu hikayeye kendisi olmaya müsaade edilmeyen nicesi ve bu nicelerinin kendi karakter ve kararlarına sahip çıkamayışlarının zamanla daha büyük sorunlar yaratıp bu sorunlu davranış biçimlerine saplanıp kalması diyebilir miyiz? Tam da bu minvalde filmin adının Saplantı olması da çok uzak bir mantık gibi gelmemeye başlıyor. Zihnimize tutturduğumuz düşünceler de zamanla saplantıya dönüşüyorken bu veçheden bakınca ismi mantıklı bulmaya başlıyorum.

 

Öfke Dansı isimli kitapta geçen bir cümle geliyor aklıma: “İçinde olduğumuzu bile fark etmediğimiz bir şeyden nasıl çıkabiliriz?” (Harriet Lerner, Varlık Yay, sa.:135) Bu farkındalığı başta da söylediğim gibi hiç kimseye veremeyiz. Herkes kendi zihin zindanında -veya bu bir bahçe de olabilir tabii ki- kalmayı seçer veya seçmez. Hunter’ın tehlikeli nesneleri yutarak kendine bir özgürlük alanı yaratması gibi bizim de belki bilerek belki bilmeyerek kendimize özgürlük alanı yarattığımız eylemlerimiz var. Bunların tehlikeli sular olmamasını umarım. Saplantılarımızdan ve saplanıp kaldığımız yerlerden özgürleşmemiz ümidiyle…

Yorumlar