Abdullah Yalın Karadağ’ın Yan Etkisi Sensizler Tekkesi




Kurucumuz Furkan Deniz'in Şair Abdullah Yalın Karadağ ile yaptığı söyleşi sizlerle;  

Araştırdığım kadarıyla İtalya Sicilya’da bir süre eğitim görmüşsünüz. Buranın hayatınıza ve sanatınıza nasıl bir etkisi oldu? Siz İtalya’yı nasıl gözlemlediniz?

Edebiyatla iştigalim orta son ve lise dönemlerime denk geliyor. O zamana kadar İstanbul’da yaşıyordum ve sırasıyla Edirne, Malatya, Kastamonu, Ankara, Sicilya ve yine İstanbul’da geçen 30 yılı yaşadım. Taa o zamanlardan beri içsel olarak yazı ve okuma ile epey meşguldüm. Yeni şehir, yeni insanlar, yeni mekânlar… Kendi kendime bir güzergâh çiziyor da denilebilir buna ya da izler bulmak. Nereye, hangi varabileceğim menzile derken mekânların bana yüklenimleri oldu ister istemez. Aşkın gizliliğini, duygunun büyük tutuşunu, iç çekişleri, bazen dillerin anlatamadığı duyguları, bakışların-gözlerin anlatımını, acı çekmenin yol açtığı hayatları hep yaşadım. Üniversite sonrası öğrenimime devam etmek için İtalya, Sicilya’ya gidişim artık bu serencamın farklılaştığını daha doğrusu açığa çıktığını yaşadığım anların şahidi gibi olmuştu. İran’ın dokunaklı şairi Füruğ Ferruhzad; "İnsanı sessiz kalmaya zorlayan acı onu bağırmaya zorlayan acısından çok daha fazladır." Belki de bu söylem benim yurtdışına gitme deneyimimde yaşadığım sessizlikle beraber, sanata bakışımın özetidir. Sicilya yaşantım hayatımın önemli basamaklarından biriydi.Çünkü her sesi çıkarabilmeyi ve sanat icra edebilmeyi öğrendim orada. Hatta bir ara Türkiye’ye geri dönmemeye bile karar vermiştim. Kolay verilebilecek bir karar da değildi. Ancak yurdum sesi diyerek özetleyebileceğim doğduğum şehir İslâm Beldesi olan, saygıdeğer, aydınlatılmış ve şerefli mübarek şehirlerin yanında Aziz İstanbul beni çağırıyordu. Rüyalarımızın kenti olup buna layık bir kent beni Sicilya’dan, taa oralardan buralara geri getirdi.

Ezcümle; 9-11. Yüzyıllarda İslâm Beldesi olarak hüküm sürmüş, İslâm medeniyetinin Endülüs’le birlikte bugün içimizde derin yaralar açmış olan Sicilya’da yaşamak ; ses, algı ve ruhumun kendini buluşu açısından benim için keskin bir iç fetih dönemidir diyebiliriz. Tüm bu özelliklerin oradan geçtiğini söyleyebilirim. Bu ada kente karşı duyduğum bağlılığın, sevginin nedenlerini izah etmekte güçlük çekiyorum.


Genel olarak şiirlerinizi okuyunca bir ses ritmi yakalamaya çalıştığınızı fark ettim. Şiirlerinizde buna özellikle dikkat ediyor musunuz yoksa gayriihtiyari bir durum mu söz konusu?

Şiirde, şiirin kendisinde ritme inanıyorum. Aslında okuyucunun bu ritme kapılmasını istiyorum. Aşırı övüngen ya da şişinme ile oluşan ses bir aliterasyon değil kakafoniye dönüşüyor bir yerden sonra. Bunun dengelenmesi de önemli elbette. Şiirlerdeki her ritim de esasen aynı değildir. İlk başlarda öykücü şiire tutunuyordum bir şarkı gibi. Mesela şiir yapısı, şiirdeki nesnel ve öznel kullanımlar, imgelenmeler de zamanla değişiyor. Her dönemin bir sesi var, her şiirin. Çevremde olan biten her şeyi şiirlerimde yaşamaya çalışıyorum. Buğday tarlasının patos edilene kadar ki geçen sürede etrafa verdiği o hoş koku, öylesine seslidir ki duymamanız imkânsız. Tüm bu zaman zarfında geçen âhenk ve biçim şiirin söyleyişine hizmet eder ve söyleyiş okurun neyi okuduğunu anlamasına yardımcı olur. Yahut suyun akışındaki sesin şiire bulaşmamış, geçmemiş olması okurun sadece suyun akışını görmesini sağlar. Bunu kuvvetlendirecek olan suyun akarken sesinin de gür bir biçimde duyulur olmasıdır. Burada tahrip edilemeyecek bir uyum hassasiyetim var ve ben bunu en üst seviyede yakalamaya ve de tutmaya çabalıyorum. 


Şiirlerinizi yazarken kullandığınız imgeleri ne kadar kontrol edebiliyorsunuz?

Sanatın imgebilim, göstergebilim, metaforik açıdan karşılığı ve içeriği olduğunu savunuyorum. Bu kadar mekanik bir pratikte şiir kendi anlam dünyasını ve yapay olandan nasıl kaçınacağını şair ile birlikte bulacaktır. Hayat ve gene hayat denklemi şiirdeki esas olanı yakalamaya yetecektir. Şiir buradan doğacaktır. Şiir gizemi, muammayı ve bilinmezi savunur ve barındırır. İmgeleriniz bunları açığa çıkarmaya yardımcı olacaktır. Şiir içinde birçok şeyi barındırır. Bunları ancak imgelerle kontrol edebilirsiniz. İmge kullanımındaki en büyük handikap tekrara düşmektir.

Şiirleriniz Yedi İklim Dergisi’nde yayınlanmaya başladı ve orada devam ediyor. Kitabınız da Yedi İklim Yayınları’ndan çıktı. İçeriden bir göz olarak bize biraz Yedi İklim Dergisi havasından bahsedebilir misiniz?

Yedi İklim Dergisi benim için bir milat. Öyle de kalacak. Yani uzun uzun söz söylemekten ziyade birkaç kelam etmek gerekirse; her şair ve her yazar dergide kendi yolunu çizer ve kendi ritmini-sesini bulur. Bir izlek üzerine yönelim gelişir. Dergi, eviniz gibi zorunlu uğranılası bir yerdir. Bu zorunluluk hissiyati bir duygudur. 1987 yılının mart ayında ilk sayısı çıkan dergi bugün de hâlen aynı iştiyak ile yoluna durmaksızın devam etmektedir Allah’a şükürler olsun. O yılların kurucuları hâlen dergimizde ve bizimledir. Bu durum bile bizim için derginin ne kadar kıymetli ve de yakanılası zor bir nimet içinde olduğumuzu her defasında hatırlatıyor. Böylesi bir durum yüzyılda bir olur derler ya hani işte öyle bir şey. Ali Haydar Haksal hocam başta olmak üzere herkese minnet borçluyum. Beni dergiye 2013 yılında ilk defa getiren ve oradakilerle tanıştıran Şair Seyfettin Ünlü’ye de ayrı parantez açmak istiyorum. Yine dergide tanıştığım ve kendimi onunla özdeşleştirdiğim Mete Çamdereli’yi bu zamanın en kıymetli fikir, düşünce insanı ve seyyahı olarak tanımlıyorum. Ve Osman Bayraktar, onun yazıları ve uzaktan takip ettiğim kişiliği ve ruhaniyeti olmamız gereken ve gitmemiz gereken yolu işaret ediyor bize. Hasan Aycın, Nurettin Durman ve Şakir Kurtulmuş sohbetlerinden çok şey öğrendim. Onun dışında el verdiği müddetçe Üsküdar’daki dergimizin yerine gidiyorum, yerim yurdum orası. Kimden bahsetsem bir diğerine haksızlık etmiş olurum. Her şeyimizle ilgilenen Müstakim Haksal ağabey, bizi kapıda hiç komayan, dergilerin aboneler ve satış noktalarına ulaşması için didinen, çayımızı, simidimizi hiç eksik etmeyen her şeyden önce iyi bir Müslüman, Ahmet Tahir Haksal ağabeyden nasıl bahsetmem… Şair dostlarım Mehmet Özger, Serdar Kacır, Gökhan Serter, Ömer Hatunoğlu ve Aykağan Yüce ağabeyler, yine Fatih Memiş, Fatih Demirel, Eren Buğdaycı, Bünyamin Ayvaz, Uğurcan Güler. Tabii ki son olarak birçok eser üreten öykücü ağabeylerim değerli Osman Koca ve İsmail Demirel. Bizim dergi mektebimizi ve sakinlerini böyle özetlemiş olayım.


Ne zaman “kabul ettim beni böyle.” dediniz? Bu kabullenişi sağlayan etken neydi?

Direniş ruhunu ve diriliş fikrini savunan bir şairim. Beslenimim ve hayata yüklediğim anlam ve hür vicdanım hep bu yönde hareket etti. Ama şuna da inanıyorum şairin kendi davası, bir muhakemesi varsa bile hayata, vicdana karşı; o da her bir varlık ve yaratılmışlar gibi sever, sevilir, düşler görür, yara alır, hastalanır, acı çeker, kayıplar yaşar, ayrılıklar görür, ölüm ve yaşamların kıyısından geçer, bir gün de ölür. İlla ki kavgalara karışmak değildir yaşanılası olan. Bu değişim süregelen bir durum ve ben bu durumu böyle kabul ediyorum. Ayrıca bu mısra ”kabul ettim beni böyle” ilk kitabımın adı olmaya çok yakındı, sonrasında “Sensizler tekkesi” oldu. Kitabın isminin nedeni ile ilgili bir soru olmadığı için arada denk düştüğünden bunu da belirtmiş olayım.


Son olarak her şeyi düzeltmeye çalışmak bizi de yok eder mi?

Her şeyi düzeltmek her şiiri düzeltmek gibidir. Her şiir yeni bir şiirdir.  Şiirin ne olduğunu yeni bir şiir yazınca anlarsınız. Bütün şairlerin bir şiir ideali vardır muhakkak. Kaçımız bu ideali gerçekleştirebilir, bunun için ne gerekir, kim olmak gerekir? Ben alçakgönüllü bir tavırdan yanayım. 

            

Yorumlar