Sena

‘beni ya sevmeli ya öldürmeli...'

                                               Gülten Akın

“Ne var!”

“Kalk üstünü giyin. Akşam parti var. Seni almaya geliyorum.”

“Ya Murat sabah sabah kafa açma kardeşim, kapat şu telefonu. Siktir git!”

“Uzatma Celil. Kalk yataktan, üstünü giyin.”

“Yazmam gereken hikaye var. Gelemem.”

“Ne yazıyorsun amına koyayım. Yazıyorum ayağına kapattın kendini eve. Tek bir satır bile yazdığın yok dimi lan. Bir de ayak yapıyorsun yazıyorum diye. İyi ki bir kıza aşık oldun oğlum. Aylardır kapattın kendini eve. Bahanen de yazıyorum oldu. Ya bir siktir git!. Geçtim yazmayı sen tek bir satır bile yaşayamaz oldun oğlum. Bak Celil...”

Telefonu kulağımdan uzaklaştırıp sehpanın üzerine koydum. Murat haklıydı. Tek bir satır bile yazdığım yoktu. Maymun iştahlık. Ya da hüznümü saklamaya çalıştığım gizemli bir oda. Hep böyleydi. Orta okuldayken, annem ve babam kavgalarını artık odalarından çıkartıp evin her yerine oyuncak gibi saçmaya başladıklarında, okuldaki badminton takımına katılıp sporcu olma kararı almıştım. Hızlı ve çevik bir çocuktum. Sanırım hoca da sırf bu yeteneğim için beni takıma almıştı. Ya da torpil. Takım kaptanı en yakın arkadaşımdı ya da ben öyle inanmıştım. İnsanın başka bir insana inanması yüce bir dine inanması gibi. O insanın bütün ibadetlerini yerine getirme zorunluluğu. Maymun gözünü açtığında artık çok geç oluyor. Ruh üzerinde yapabildiği bütün mastürbasyonu yapmış ve ilahlık zevkine ulaşmış oluyorlar...

Yataktan kalkmak için doğrulduğumda, Murat hâlâ hattın ucunda bir şeyler anlatıyordu. Ne yorulmaz bir adam. Gerçek dost. Sikerler. Parmağımı koca kırmızı yuvarlak simgeye götürdüm. Telefonu kapatıp ayaklandığımda tekrar çalmaya başladı. Göz ucuyla ekranda yazan isme baktım. Murat.

“Ne bu enerji ya. Yorulmuyor göt.”    

İçten içe Murat’ın beni araması hoşuma gidiyordu. Yaptığım bu naza karşı utanıp sıkılmadan beni kendi yarattığım cehennemden çıkarmaya çalışması...

İnsan bu dünyaya tek başına yaşamak için gelmiş olsaydı, çizgi filmlerdeki o leylekler bizi dünyanın herhangi bir yerine bırakırlardı. Eğer böyle bir durum gerçek olsaydı yani bebekleri leyleklerin taşıması söz konusu olsaydı, leyleklerin pek görev aşkı ile yanıp tutuşacaklarını sanmam. Siktiğimin insanı nerede yaşarsa yaşasın deyip olayı kapatırlardı. Bebeği bekleyen aile de, sipariş edilen bebeğin yeryüzünde herhangi bir bölgeye bırakıldığından habersiz, bebek fabrikasının onlara bebek vermeme sebeplerinin iyi bir ebeveyn olamayacaklarına inanarak -ki inanmaları gereken ilahi durum da bu olurdu- boşanırlardı.

Tuvalete girip, girdiğim hızla geri çıktım. Oturma odasına dalıp radyoyu açtım. Sesi yükseltip tekrar tuvalete döndüm. Radyodaki ses yolda onu dinleyenlere emniyet kemerlerini takıp trafik kurallarına uymayı, iş yerlerinde onu dinleyenlere ise kolay geçecek bir iş günü dileklerini dile getirdi. Ve bugünün cuma olduğunu vurguladı. Ellerimin arasından kayıp giden uçurtmanın ipi gibi, günlerin ipini kaçırmıştım ve o sırada radyodaki ses kaçırdığım uçurtmanın gökyüzünde süzülerek benden uzaklaşmasını gözüme sokar gibi parmağını o yöne kaldırdı. Bana günleri hatırlatmak gibi bir derdi vardı.

Onu görmemin üzerinden tam kırk üç gün, on yedi saat geçmişti. Onu okulda bir kafede görmüştüm. Murat ve Berk’in selamlaştığı bir iki arkadaşın yanında. Gözlerimi ondan alabildim mi? Hayır. İzlediğim romantik filmlerdekine benzer bir durum. İlk görüşte aşk. Kızıl saçları vardı. Prometheus’u yakacak kadar kızıl. Saçları omuzlarına doğru hareketlendiği an kıvrılarak buklelere dönüşüyordu. Bir vazoya konulan hiç solmayacak çiçekler...

Radyodaki ses çoktan susup yerini şarkıya bırakmıştı. Şarkı odamdan bana seslenir gibi bir edayla ' bu devirde söylenir mi böyle yangınlı şiirler...’ dedi. Onun için yangınlı şiir mi yazsam. Onun için yapmak istediğim düşünceleri kontrol edemiyorum. Bir masaya, yapıştırıcı ile yapıştırılmış bir nesne gibi duruyorum. Düşüncelerim kontrolünden çıkmışken, bedenim önüne çıkacak duvara toslamaktan korkuyor. Onu birkaç kere aramaya çalıştım. Aşkımı anlatacak şarkılar göndermeyi düşündüm. Hadi ama doksanlarda mıyız? Bir de karışık kaset yapsaydım. İnsanın içerisinde de uçaklardakine benzer kara kutular vardır. Ben ona çakıldım. Kara kutum onun tarafından açılmayı bekliyor ama o bundan bihaber. Beni görmesi için ne yapmalıyım? Önceleri beğendiği tiplere benzemeyi düşündüm. Olmazdı tabii. Sevmesini istediğim adam bendim. Herhangi birinin kopyası değil. Uzun zamandır kendi isteğim sayesinde görünmez olduğumu düşünüyordum. Ama artık fark ediyorum. Oğuz Atay’ı görmeyen gözler beni de görmüyor. Boşluğun içerisine yerleşen başka bir boşluk oldum. Keder. Bu keder zamanla zihnimden çıkıp bedenime yayılarak büyük sancılara sebep olacak. Sancılar geldikleri yeri unutmayacak. Kafatasımın içerisindeki o nokta, o ur, o lanet, o bana benden daha yakın olan, kafama inatla saplanıp beni terk etmeyecek olan, Oğuz Atay’a ne yaptıysa bana da aynını yapacak...

Kapı zilinin çalmasıyla, düşüncelerim deniz gibi ortadan ikiye ayrıldı. Şimdi düşüncelerimin arasından geçerek kapıyı açmaya koyulacağım. Kapının arkasındaki beni terk edene kadar, düşünce denizinin altında kalmayacağımdan emin olacağım. Firavun gibi. Gücüm ve hırsım asla boğulmayacağıma inanacağım büyük bir güç sağlayacak. Bildiğim şey şu. Bizler bulunduğumuz inançlar selinde boğulup yok oluyoruz.

“ Oğlum niye açmıyorsun lan kapıyı. Bu hâl ne? Ben sana üstünü giyin seni almaya geliyorum demedim mi? Evin içi ahır gibi kokuyor. Leş gibi kokuyorsun. Kalk siktir git duş al. Bira var mı dolapta? Deli hatunlar olacak oğlum partide. Bu gece kesin pompa. Bu halinle kız kaldıramazsın ama söyleyeyim sana. Gerçi bu dağınıklık hafif çekicilik katmış sana ama leş gibi kokuyorsun. Kız olsam seninle asla yatmazdım. Açacak nerede? Şu mutfağın haline bak amına koyayım ya. Celil bu ne oğlum. Bakteri kapmış lan her şey. Küf kokuyor oğlum her yer. Sen bile küflenmişsin lan...”

“ Murat sus artık ya! Bu ne oğlum. Konuşurken hiç mi yorulmuyorsun lan sen. Sikicem çeneni. Hem ben sana gelmeyeceğim demedim mi? Ne işin var burada?”

“ Celil ilk iş bana bir sigara ver. İkincisi hemen duş al. Selim bizi bekliyor. Haydi.”

“ Murat bak...”

“ Celil siktir git duş al. Bugün bu evden çıkılacak o kadar!”

Murat ile haftalarca evden çıkıp çıkmamam üzerine tartışabilirdik. Katır kadar inat olan bu adam öyle ya da böyle beni bu evden çıkarmaya gelmişti. Benden iki kat daha iriydi. Bu da sonuç olarak bir hafta benimle tartışmaya sabrı yoksa, burnumun ortasına atacağı yumruğun yaratacağı sersemliğe kapılırken beni omuzlayıp çıkaracağına işaretti.

Evden çıkmıştım. Arabada Murat’ın açtığı saçma sapan şarkıya başıyla eşlik etmesine dayanamadım. Şarkıyı değiştirmek için her hamleye giriştiğimde “ Partiye hazırlık yapıyoruz oğlum.” diyordu. Kafamı yarı aralık cama yaklaştırdım. Gözlerimi kapatıp rüzgarı hissetmeyi denedim. Dışarıda ne işim var diye kendime sorular soruyordum. Kendimle savaşmaktan hep nefret etmişimdir. Eninde sonunda hep ben yeniliyorum. Aslında kaybettiğim her savaştan nefret ederim. Kaybettiklerimden de...

Murat bir büfenin önüne yaklaşıp dörtlüleri yaktı. Arabada beklemem için beni tembihleyip büfeye girdi. Sanki geldiğimiz onca yolu koşarak geri dönecektim. Esir havası mı yaratıyordum. Paketten bir sigara çıkarıp yaktım. Murat’ın arabasında ilk sigara içişimdi. Manyak herifin bu konuda çok katı kuralları var. Sandığınız kadar titiz herifin teki değil. Hatta bazen yaptığı şeyler karşısında kusmamak için midenizi aldırmanız gerekir. Ama söz konusu arabası olunca; takıntılı, manyak bir ruh hastasına dönüşüyordu. Bu benim umurumda değildi. Berbat bir haldeydim ve bu halde beni evden o çıkardı. Bana katlanmak zorunda. Umarım bana katlanır. Birinin bir zamanlar bana söylediği o şey doğru muydu acaba. Gerçekten ben çevremdeki herkesi kendimden uzaklaştırıyor muyum?  

Elindeki siyah poşeti sallaya sallaya gelen Murat’ın suratında belli belirsiz hatta benim için iğrenç olan bir gülümseme vardı. Seviştikten sonra da aynı yüz ifadesini takınırdı. Yüz ifadesini bozmak için elimdeki sigarayı ağır ağır, gözüne sokar şekilde dudaklarımın arasına götürdüm. Suratındaki iğrenç ifadenin yerini ekşi bir ifade aldı. Birbirine değerek ufak çığlıklar atan cam siseler sustu. Murat sol kaşını yukarıya kaldırarak bana bakıyordu. Gözümü ondan kaçırıp tatmin olan gülümsemeyi yüzüme yerleştirdim.  

Arabaya büyük bir sessizlik hakim olmuştu. Sadece yolun üzerinde hareket eden tekerlerin ve arabaların hırıltılar çıkaran motorlarından başka ses yoktu. Radyoyu açtım. Sezen Aksu kavaklar şarkısı çalıyordu. Bu sessizliğin hiç bozulmamasını istedim. Murat’ın bu sessizliğe ne kadar dayanacağını bilmeden. Paketten bir sigara daha çıkartıp yaktım. İkimiz de birbirimize bakmıyorduk ve güneş diğer yarım küreye doğru yol alıyordu. Radyonun sesini biraz daha açtım. Bu şarkı harika. Bir keresinde denediğim bir şey aklıma geldi. Hatırladığım kadarıyla anlatıyorum. Hava karanlıktı. Bayağı bir karanlık. Aracın ışığının vurduğu yol ve ışığın önünde sürekli uçuşan sinekler vardı. Yaz ayı olmalıydı. Aracın içini dolduran nemi hatırlıyorum. Babamla beraber yol alıyorduk. Babamla yol almanın güzel kısmı radyoyu istediğiniz gibi kurcalayabiliyordunuz. Çünkü o benimle asla konuşmaz. Bir süre sonra insanları sessizlik de boğuyor. Belki de kafalarının içerisindeki susturamadıkları o seslerin esiri olmaktan yoruluyorlar. Ben de babamın konuşacağı anı bekledim. Her neyse. Yol aldığımız o süre, radyoyu kurcalarken yine bir sezen aksu şarkısına denk gelmiştim. Şarkı bitince kanalı değiştirdim ve bir başka sezen aksu şarkısı. Varacağımız yere kadar bu oyunu oynadım ve hepsinde sezen aksu beni bekliyordu...

“ Şu biralardan iki tane açsana.”

Sesin sahibine olası bir tepki vermeden ayağımın yanında duran siyah poşetten iki bira çıkardım. Birini açıp Murat’a verdim. Nefesimi derin bir yudum almak için ayarladım. Biranın boğazımdan geçişini dinledim. Köpüren bu sıvı. Zamansız öldürülen bir ejderin kanı...

“Sigara da ver.”

Paketten bir sigara çıkartıp ona uzattım. Murat’ın yapacağı işler değil bunlar. Çok nadir sigara içerdi onu en son bıraktığımda. Aşık olup kendimi kapamadan önce. Sorun sigara içmesi de değildi zaten. Arabada sigara içmesi. Bana gücenmiş olabilir. İnsanların kalplerini nereden kırdığımı bilmiyorum. Bilinçli olarak da yapmıyorum. Bir kere bilinçli olarak yapmıştım. Babamın gözlerinin içine öfkeyle bakarak. Elimden akan kanın süzülüşü kadar ağır çıkmıştı sözlerim ' Hayatımı siktin...’

Miladi takvimin kabulünden, babama ‘Hayatımı siktin.’ dediğim ana kadar uzayan zaman, o an bizim durup göz göze kalışımızdan daha uzun değildi. İkimiz de zamana meydan okuyorduk. Sokak bir cehenneme dönüşse, vücudum ancak bu kadar yanardı. Hiçbir kıpırtı yok. Ne bir mimik, ne bir omuz hareketi. Araba farlarına takılan hayvanlar kadar uzun baktık birbirimize. Zamanı öldürecek kadar uzun.

Arkasını dönüp gitmişti. Hiçbir şey yapamadım. Oturduğum yer bir kuyuya dönüşmüştü. Tırnaklarım yoktu tırmanacak. Sesimi ceviz ağacından yapılma bir sandığa kapatmışlardı. Gözümde oluşması gereken bir damla suyu da Afrika’daki bir çocuk içmişti. Dönüp bakmadı arkasına. Aramızdaki bağ koptu. Ne baba oğul ne kutsal ruh. Hiçbir şey bırakmadık geriye. Babam benimle çok konuşmazdı. O sokaktan geriye dönmeyeceğini bildiği halde veda bile etmedi. Koca sokağın cılız sessizliği çınladı durdu kulağımda. Zamanı alt edemedim. Benimle oynamaya devam etti. İnternet gazetelerine, televizyon haberlerine baktım. Akrabaları aradım sık sık. Babam ölüm haberiyle bile bana veda etmemişti...

Babam ile ilgili bildiğim bir tek şey kaldı elimde. Bir yapbozun en önemli son parçası. Durum biraz farklıydı benim için. Benim yapbozumun bütünü kayıptı. Elimde sadece bir parçası vardı. Babam ile ilgili bildiğim yegane tek gerçek, bu yeryüzünde artık onu bilemediğim...

Ben buydum. İkili ilişkilerdeki satranç oyununu beceremeyen, bu yenilgiye girme korkusundan, bu oyunu sadece kafamdaki veya kalbimdeki insanların siluetleriyle oynayan biri. Bir kıza aşık oldum. Haberi olmadan onu sevdim. Flört ettik. Sevgili olduk. Güzel anlar paylaştık. Birbirimizin kalbine paslı çiviler sapladık. Beni terk etti ve ben aşk acısı çekiyorum. Bunların hepsini tek başıma yaşadım. Aşık olduğumu söyleyecek cesaretim bile olmadan. Hepsi kafamın içinde oldu. Kalbimde. Ellerim ile ördüğüm bu duvarları aşamıyorum. Belki de bu dünyada yalnızlığı en iyi ben ve annem biliyorduk...

Yorumlar