Kırılınca Tamamlanmak ve Çıvgın'ın 07. Sayısı


Çıvgın, kulağa aşırı ve uç manalarını veren çılgın ile bir kardeşlik varsayımını anımsatıyor. Beni tanıyanlar bilir. Bir şeyi tanımadan önce adını tanımayı severim. Bu bana kısa ve özlü fikir verir. Şimdi inceleyeceğimiz derginin bu sayısına önce bu Çıvgının ne olduğunu açıklamakla başlamak isterim. Türkçe sözlükte  rüzgâr dolayısıyla eğri biçimde yağan, rüzgârla ve karla karışık yağmur manasına geliyor. Rüzgarın ittirdiği karı ve hırçın yağmurun yüzümüze yüzümüze vurduğunu varsayarsak çılgınlıkla pek münasip. 

Çıvgın demiştim ya, evet çılgın! Kapak görselinde kullanılan canlı renklerle yapılmış soyut resim hırçın bir çocuğun boyalarla dansı değil de nedir! Bu sanat derginin iç sayfalarında nazım ve nesir olarak karşılıyor bizi. Şiir konusunda hakim bir bilgi ve etkileyici bir ilgim olmadığı için dergide yazılanlar hakkında sizlerle paylaşımda bulunamayacağım. Kendime bu yetiyi verdim çünkü şiir engin ve dingin bir görüş ve anlayış istiyor. Haydi gelin nesirde kim nelerden bahsetmiş detaylıca bir göz atalım. Dergide beni en çok etkileyen ve içinden geçtiğim kırgın ve yorgun şu zamanlarda Arakan Yavuz'un "Kırılınca Tamamlanmak" adlı yazısı oldu. Bu sayıya adını veren yazı hepimizin içinde bir parça da olsa yaşanmışlıklara sesleniyor.

  Çünkü yaptıklarını kırarak varedeceksin. Sadece yenilmek yetmez, yenilgini hak etmende gerekecek. Kıracaksın ki bir ışık sızacak içlerine.

Gerçektende öyle değil mi? Bazı insanların sert kabukları, önyargıları ve aşılmaz sanılan his ve fikir örgüleri vardır. Bir yumurta kabuğu içten kırılmalı ki civcivin varlığı görünür olsun. Civciv belki yaşadığı bu kabuk dünyasını kırmazsa aydınlığı fark ve hak edemeyebilir. Yuvasindan vazgeçen şu küçük civciv dahi hayata yenilgiyi kabullenerek başlıyor. Kaldı ki biz insanoğluyuz, bir civcive göre fazlasıyla kabuklarımız var. Her seçim bir vazgeçiş,  her vazgeçiş de birer ufak yenilgidir. Benim vazgeçişlerim çok oldu ve oluyor da. Kimse vazgeçilmez değil ki şu hayatta. Kimsenin yeri dolmaz, kimse kimseye tercih edilemez değil. Olmuyor, ben yenildim dediğim yerlerde sonraları iyi ki yenilmişim ve galiba bunu hak ettiğim için çok şanslıyım fikrime ve hissine çok kapıldım. Ruhum yenilginin azabına hapsolduğu en çaresiz anlarda bile güneşi gördüm. Çünkü güneş saklanabilir değil,  göz yumulabilinir bir karanlık yaratır. 

Bir aziz,  bir rind gibi zırhını çıkararak yapmalısın. 

İşte çırılçıplak kaldım bu kalabalıklar içinde sandığım zamanlar en asil koruyucu gövdem üzerimdeymiş de ben en ahenkli danslar için hazır olmuşum. Ne kadar güzel  umudun ekmeği ve benlik hissinin en latif tarafları bunlardır sanırım. 

Kırılınca tamamlanacaksın , bozulunca tamir olacak ve senden gizlenen suretini geri alacaksın.  O çatlaklardan kaçış çizgini de bulacaksın.


 Hayatımızda değerini anlamadığımız şeyleri kırılma noktasına gelmeden sanki gözümüzdeki pus perdesi silinmiyor. Kırılan bir bardak tuz buz olunca onun tamir edilemez yanını görüyoruz. Birileri de bizi kırınca değerli kalbimizin tamir  olmadığı ortaya çıkmıyor mu? İnsanların soğuk ve acımasız yüzünü gördüğümüz bu anlarda fikir çerçevesi şekil değiştiriyor ve kırılmış bir kalp hala attığı için ne kadar güçlü olduğunu da fark edebiliyoruz. Tüm bu kırgınlıklar güneşin içimizi aydınlatmak için kırılan yürek parçalarının yansıtma işlevi de ortaya çıkmış oluyor. Kırılınca akan suların rengi başta bulanıklaşsa da sonrası hep duru hep temiz oluveriyor.


Deniz Ceren Türkkay "Papatya Falı" başlıklı yazısında ninesinden güzel bir tespit yapıyor: her kadın hırsları,  zaafları ve tutkularıyla kendi cehennemini yaratır. Bazen insan olmanın bir sonucu olarak aşırılıklara kolayca kapı aralayabiliyoruz. Aşırı çaba,  aşırı istek, aşırı bağımlılık bizi küçük ve şematik özneler olabiliyor tıpkı papatya yaprakları gibi. Meraklı doğası ve sınırlamayan araştırma isteği bizi fallarla ve boş  laflarla öyle güzel oyaları ki hakikatin ne olduğunu zamanla anlayamayız. Papatya dalları böyle ya seviyor ya sevmiyor bir üçüncü sık dahi yok, ne riskli bir oyun. Sevenlerini tıpkı bu falalrin sihirli ve keskin oklarıyla avlayan Gülbahar, âşıklarını söz cambazligiyla zayıf yönlerinden yakalamayı çantada keklik bilirdi. Hayat böyle zehirli sarmaşık işte. Sen kurtulmak istersin birileri gelir sarılır teselli eder gibi görünür oysa ruhunu kabzetmek için hamlede bulunmuştur. Gulbaharın bu dalları bırakması lazım kurtuluş için. Ama yine de faldaki gibi istesin, istemesin...

Figen Yıldız'ın kaleme aldığı "Kıyısız Adımlar"la satırlarımıza devam edelim. 

Filiz sigarasını söndürüyor, ben küllerini arıyorum. Ruhu bu kasabaya sıkışıp kalmışların içinde rastgelmek ne ayıp sanki! Gece mi deniz mi daha karanlık diye geceligini tutup suya bırakıyor. Karanlıkları yaran köpüklü bir gecede kıyısız, ardı sıra yüzmeye devam ediyorum.

Ah Filiz beni de senin gibi tüm kabahatlarime, ayıplı tabiatına rağmen seçıkar mıydı bilmem. Ama kullerimi ya da bir dağ basında unutulmuş kimliğimi pesim sıra arayan , arayıpta canına saran bir sevgili... Ah Filiz ne zaman duracaksın, şu hırçın dalgalar gibi hangi kıyıya yaslanacaksin?  Kıyısız adımlar atan bir yürek varken bu kendinden ve tüm sevilerden sıyrılmış ne diye? Ah Filiz,  yaktığın kadar yanacaksın. 


Ömer Öztürk 'ün yazdığı "Mangiz Mahallesi"nin dokuz sekizlik havasının  hediyelik kitaplara karışan arasından bakalım. Kara şoparlar akort gıcırlarını yaylaya dursun Mangiz Mahallesinde hareket başladı. Allah, yine cümbüş var diyen koptu geldi zaten. Sarılmış Ağa Mangiz Mahallesinin bu kara şikârlarına sırf tabelanın altına 'Mitaraların en hası bu mahallede' diye yazdıkları için içinden bir saygıyla ayağı  kalkmıştı. Bu kenar mahallenin mitraların hint güzellik tanrıçası olduğunu bilerek gönderme yapması takdire şayan bir hayretti. Satılmış Ağanın kitaplarının kargo sırasını yazdığı deftere bizde bir aferin yazıyoruz. 

Utkucan Yazıcı'nın yazdığı "Tom Hanks" başlıklı yazıdan özlü söz niteliğini oluşturan ve sosyal medyada post olarak kullanabilir çok güzel bir kesit paylaşacağım. 

Insanlar mutsuzluklarımızı onlarla paylaşalım istiyorlar. Onlara göre bizim iyiliğimiz için yapıyorlar bunu. Sessizlik içine kapanma, insanalrdan uzaklaşma; ya bize bunlar iyi geliyorsa. Bizim iyiliğimiz için susmak gerekiyorsa. O zaman kırılırlar işte.  O zaman bana niye anlatmadın hiç, derler. Çünkü değerli hissetmek icon buna ihtiyaçları var. Anlıyorum,  anlıyorum bunu ve yadırgamıyorum. 


Yorumlar