Yüreğimde İşgal Edilmiş Bir Ülke Durur

Paslı demir kokusunun rutubet kokusuna karıştığı alacakaranlık koridordaki demir parmaklıklı kapıları tek tek geçtiler. İki gardiyan kelepçeli kollarından tuttukları genç kadını hücresinin önüne getirdiğinde, görevli gardiyan onları bekliyordu. Tutuklu dik başıyla gözlerinden çıkan acı bir ateş parçasını gardiyanın gözlerine sapladığında, gardiyanın acımasız tokadı yüzünde patladı. Yana düşen başını düzeltmedi, patlayan dudağından akan kan gözlerinden dökülen sıcak yaşlarla karışıp omzuna düştü. Omzunda oluşan lekeye baktı, beyaz kazağının üzerine dağılan kırmızı lekede ömrünün en ağır cezası konuşlanmıştı. Başını kaldırmadı. Hücresine kapattılar.

Gardiyan kadın elli yaşlarındaydı ve simsiyah kalkık kaşlarıyla bütün düzeni protesto edercesine yüzüne yerleşmiş istemediği bir ifadeye sahipti. Hücreden o sorumluydu ve genellikle yeni gelen genç tutuklu kadının hücresinin önünde duruyordu. Sessiz geçen birkaç haftadan sonra tutuklu kadın hapishanenin kütüphanesinden kitap istedi. Sonra da defter ve kalem… Gardiyan “Ne yazacaksın yine? Yazdıkların yüzünden burada tutsaksın unutma!” diyerek sanki yüzyıl sürmüş bir sessizliği bozdu. Tutuklu kadın “Tutsak olan bedenim, düşüncelerimi asla tutsak edemezler.” dediğinde başı yeniden dik, sadece yüzünün gözüktüğü demir parmaklıklı küçük pencereden gardiyana gözleriyle ateş ediyordu. Gardiyan kapıya yaklaştı, dişlerini sıkarak “Peki, ne yazacaksın?” derken ağzından çıkan sözcüklerin ezilmesine direnç gösteren tutuklu kadın “Elbette yine özgürlük.” dedi. Sanki bütün harfleri özgür bırakırcasına çıkan sesi bütün hücrede saatlerce yankılandı. Gardiyanın ise özgürlük sözcüğü günlerce kulağında çınlama sesi olarak kaldı. Ne zaman defter ve kalem götürdü, o zaman çınlama kesildi.


Gardiyan tutuklu kadını sık sık kontrol ediyor nasıl da hırsla okuyup yazdığına hayret ediyordu. Bir gün kapısına yanaştı, savaşa hazırdı ve tutuklu hücresine sözcüklerden yapılmış bir alev topu gönderdi; “Demek özgürlük hakkında yazıyorsun, senin gibi müebbet hapse mahkum edilmiş bir tutsak özgürlükten ne kadar bahsedebilir ki?” Tutuklu kadın ayağa kalktı, kapıya yaklaştı, alnını soğuk demir parmaklıklara dayadı “Düşüncenin tutsak olduğu yerde özgürlükten bahsedilmez. Ben düşlerimde özgürüm. Dünyayı tanıdım, adaletsizliklere karşı durdum, eşitsizliklere direndim. Peki sen ne yaptın? Bu hücrenin önünde geçiyor bütün hayatın. Düşünmüyorsun bile ama düşün kim daha özgür?” derken gelen alev topunu eliyle tutarak geri attı. Alev topu gardiyanı kalbinden vurdu ama tutuklu durmadı. “Sadece burası da değil. Ev, aile, sorumluluk… Özgür olacak ufacık bir alanın bile yok. Asıl tutsak sensin.” dediğinde gardiyan gardını düşürmüş bir şövalye gibi ölüme mahkum olmuş ruhuyla yine suskunluğuna bürünmüştü.

Kabullenişin sağlam ayak sesleriyle gezmeye başlayan gardiyan bir gün yine yaklaştı. Suskunluğunu korusa da kendisini izlediğinin farkında olan tutuklu defterini açtı ve yazdıklarından okumaya başladı; “Dünyadaki en mutlu insan özgür insandır. Düşünceleriyle, bedeniyle, kalbiyle… Sınırsızca sevmeyi öğrendiğinden beri zalimliği yenmiştir. Hesapsızca düşünmeyi seçtiğinden beri karanlığı aydınlatmıştır. Gezmeyi, görmeyi başardığından beri dünyayı anlamıştır. Tutsak edilen her beden, her düşünce zalimliğe açılan karanlık bir kapıdır. Bu kapıdan giren sonsuz karanlığa hapsolur, etrafında olan biteni göremez. Alıştığı bu karanlığı aydınlık sanır. İnsan ancak her yönüyle özgür olunca insanlık vasfına ulaşır.” Sonra imkansızlığın derin hüznü sessizlikle örülmüş bir örtü gibi bütün hapishaneyi kapladı.

Günler geçip giderken umutsuzluğu yazarak yendiği zamanlarda kendisini izleyen gardiyanın varlığının farkında olarak zaman zaman ona yazdıklarından okurdu. Bazen de bir şiir karalardı, içinin kasvetli bir kara dumanla kaplanmış kentine temiz bir rüzgar essin diye... Gardiyanın onu izlediğini anladığı bir gün şiirini okumaya başladı, bu sefer daha yumuşak ve içli bir sesle…


“Yüreğimde işgal edilmiş bir ülke durur

Bakışında tutsak kelimeler

Bahtında alev alev yangınlar…

Ülke ki annem gibi…

Vurduğu yerde tutsak



Sevdiği yerde özgürüm…”

Sustuğunda sanki bütün hapishane sustu, gardiyan ağlama sesini içine saklamış uzaklaşırken şiirin ezgisi kulaklarına uzun süre yankılandı. Yüreğindeki yangına sanki odun atılmıştı, ateş harlanmış onu cayır cayır yakıyordu. Zaman bazen acılı türküsünü söyleyerek ağır adımlarla ilerliyordu.

Tutuklu kadın bazen de kendini kafesteki kuş gibi hissedercesine umutsuzluğa kapılır sonra zihnindeki gökyüzüne düşüncelerinin renkli uçurtmasını salardı. Böyle zamanlarda bir çocuk gülümsemesi yüzüne yerleşirdi. Onun bu haline tanık olmayı başarabilen gardiyanın yüzünde de benzer bir gülümseme oluşur ardından gözyaşlarıyla dudak kıvrımlarını yıkayarak gülümsemesini düzeltirdi.

Bir sabah tutuklu kadın ufacık penceresine gözlerini dikmiş güneşin doğmasını beklerken derin bir iç çekti, paslı demir kokusu yine aynı yerinde duruyordu. Bu kokuya alışmanın mümkün olmayacağını düşündüğü sırada kapısı açıldı. Karşısında gardiyan patlamış dudağı ve mor gözüyle duruyordu. Gözlerinden dökülen yaşları silmeden tutukluya baktı. “Ben nasıl özgür olacağım?” diye bağırdı. Tutuklu gardiyana sarıldı. Bir süre öylece kaldılar. Sonra “Bunu sana yapmasına izin vermezsin, bırak onu. Bırak artık. Bırak…” diye bağırıyordu. Güneş doğmuş küçücük pencereden hücreyi aydınlatırken iki tutsak kadın sarılmış ağlıyordu. Gardiyan “Tamam, bırakacağım.” dedi ve gitti.

Tutuklu kadın ömrünün en uzun gecelerinden biri karanlık hücrede geçirdi. Ertesi gün güneşin çoktan doğmuş ama gardiyan gelmemişti. Birkaç saat sonra başka bir gardiyan geldi. Tutuklu “O nerede?” diye sordu. Yeni gardiyan cevap vermedi. Yüzünden üzgün ve ağlamış olduğu anlaşılıyor, sanki tutukluyu suçlarcasına sert tavırlarıyla yüzüne bile bakmıyordu. Bir kağıt parçası uzattı küçük penceresinden sadece, “Bunu dün yazmış, cebinde bulduk.” dedi ve kapattı. Hücresinde o küçük kağıt parçasıyla yalnız kalan tutuklu kadının kalp atışları bütün hücreyi kaplamıştı. Gözlerinden dökülen yaşları silip kağıdı açtı. Gözleri çağlayan bir ırmak gibi öyle doluyordu ki okuyamadı. Bir süre sakinleşti ve yüksek, titreyen bir sesle okuyabildi. “Sen benim gibi olamadın ama ben senin gibi olacağım. Merak etme…” Sesine içinde kopan amansız ölüm fırtınasının gürültüsünü ekleyip bütün hapishaneyi inleterek günlerce haykırdı. “Anne, anne, anne…”

Yorumlar