Hayatımla ilgili ilk ve büyük bir pencereden bakıp düşündüğüm sahne bu olmamalıydı. Bir tramvayda kampüse giderken, başımı dayadığım camdan yolda giden bir arabanın dönen tekerlerine bakıyorum. Hayatımın büyük bölümlerini sadece geçirdiğim aslında yaşamadığımın farkına vardım. Bütün bu olanları yüzeysel yaşayıp geçmişim. Yirmi bir yaşındayım ve bu soruyu ilk defa soruyorum kendime. Ben kimim?
Ortalama bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştim.
Yeryüzünde çoğumuz öyle dünyaya geldik zaten. Babam ziraat mühendisi annem ise
sınıf öğretmeniydi. Ailenin tek çocuğuydum. Bu yüzden hata yapıp batırma şansım
yoktu. Üniversite sınavına hazırlanırken arkadaşlarım orada burada
eğlencelerine takılırdı. Ben evden dışarıya çıkmak için dershaneye giderdim. Babam
Mustafa bey anne ve babasını çok küçük yaşta kaybetmişti. Ailenin tek okuyan
çocuğuydu. Beş kardeşin en küçüğü ve tek erkek çocuğu. Halalarım ellerinden
geleni yapıp onu okutmuşlardı. Anne ve babasını bir hastalıktan kaybetmişti. Bu
onda büyük bir travma yaratmış olacak ki tıp okumam için tutturan tek direnç
kendisiydi. Annem öğretmenliği dışında pasif biriydi. Babamı seviyor mu yoksa
ondan sadece korkuyor mu anlayamazdım. Bazen dayımın çocukları ile oturduğumda
babaları ile hayatlarının akışına bakar ve bu durumun nasıl bu kadar iyi
olabildiğini sorardım kendime. Oysa ortanca dayımın büyük oğlu okulu bırakmış
ve sadece orada burada gezip kendini aramıştı. Bir sonuca da ulaştı. Büyük bir
gezgin olup sosyal medya sayfasında gezdiği yerlerin paylaşımını yapıyor. Ve üstelik
sevdiği işten bir gelir elde etmesi için benim gibi şıklar arasında bocalamadı.
Sanırım bu cesareti onu benden daha ileriye taşıyan adımdı. Bugüne kadar nasıl
bir hayat istediğimi, nasıl bir iş yapmam gerektiğini asla düşünmemiştim. Şimdi
tıp okuyorken ve sınava geç kalmışken, başım bir tramvayın camında hayatımı
sorguluyorum. Babam ne okumak istediğimi asla bana sormazdı. Aramızdaki sohbet
ise daha çok üniversiteler ve dersler ile ilgiliydi. Ben onun için büyük bir
yarış atıydım ve asla kaybetme şansım yoktu. Bazen düşünüyorum da annem ve
babam beni yapmadan önce benim hayatımı yapmışlardı; bu okula gidecek, bu
bölümü okuyacak, ilkokul eğitimini bu okulda yaparken hobileri bunlar olacak
fobileri şunlar. İleride evleneceği kadının mesleği bu olmalı böyle bir evde
oturup böyle şeyler yemeli vesaire... Bu yüzden bir kardeşim olsun çok
isterdim. Belki bencilce ama bütün ilgilerinin bende olması beni çok yoruyordu.
Buna sevgi demezdim. Gerçi onların sayesinde de sevginin ne olduğunu hâlâ
öğrenemedim. Bir yarış atı gibi yapmam gereken şeylere baş eğiyor ve hayatın
her alanında rakiplerimi elemeye çalışıyorum. Annem beni doğurduktan sonra
geçirdiği bir hastalık sonucu bir daha asla çocuk yapamayacağı haberini alınca üzülmüştü,
babam ise bu duruma karşı çok aldırış etmeyip daha iyi olduğunu bütün
odaklarının tek bir çocukta kalacağını dile getirmişti. Babam asla romantik bir
adam değildi. Eve çiçek alıp gelmişliği olmadı. Veya annem ile özel günlerini kutlamaları.
Benim doğum günlerimi bile annem planlar ve her sene anneannemlerde kutlanırdı.
Babam biblo gibi bir adamdı. Asla güldüğünü göremezdik. Ders çalışmadığım kısa
bir an varsa ama bütün öfkesi evin içinde dolaşırdı. Bana sesini duyurup anneme
patlardı. Babamdan nefret ediyor muyum onu da bilmiyorum. Bir gün etütten geç
vakit eve geldiğimde annemi mutfakta sessizce ağlarken bulmuştum. Anneler ve
mutfaklar belki de bu yüzden çok bağlayıcı geliyor bana. Sanki annelerin
mutfaktan başka yaşam alanları yok. Anneme ne olduğunu sorduğumda babamın iş
arkadaşları ile çektirdiği fotoğrafı gördüğünden söz etmişti. Ben bu kadar
saçma bir sebepten ağlanmayacağına gam vururken içini çekerek “babanla yirmi
yıldır evliyiz yanımda bir kere bile gülmedi” deyip sessizce ağlamaya devam etti.
Evet anneme ilk üzüldüğüm an bu olabilirdi. Ona sımsıkı sarılmıştım. Ağzımdan
tek bir kelime bile dökülmemişti. Sadece şunu soruyorum kendime, birbirlerini
gerçekten tanıyorlar mı? Ya beraber
dünyaya getirdikleri çocuklarını tanıyorlar mı? Zor. O çocuk bile kendini
tanımıyorken. Mesela ben müzik zevkimi bilmiyorum. İşte tarzım bu dediğim bir
müzik zevkim yok. Daha çok seyahat ettiğimiz zamanlar radyoda çalan şarkılar. Reklam
müzikleri de dahil. Babam şehir içerisinde bile radyo açmazdı. Müzik dinleyebilmek
için yazın gelmesi lazımdı. Anneannemlerin yazlığına gittiğimiz o uzun yolda
dinlerdik. Ailecek birbirimizi asla tanımadığımızın en büyük tablosu
olabilirdi, bir otobanda belirli hızda ilerleyen aracın içerisindeki üç siluet.
Hiç unutmam yine böyle yaz tatilinde anneannemlerin yazlığındayız. Lise ikiyim
ve ilk defa bir kız ile sevgili olma yolunda ilerliyorum. Bu konularda babamdan
öğrendiğim şeyler olmamıştı ama öyle ya da böyle başarmıştım. Gerçi buna da
şaşarım yakışıklı sayılmam, hatta eminim ortamda duran en donuk en geri zekâlı
görünümlü tip benimdir ama bir şekilde bu kızla olduk. Beraber havuza giriyor,
sitedeki çimlerde oturuyor, sohbet edip günü yok ediyorduk. Ta ki babama
yakalanana kadar. Beni azarlaması sorun değildi. Kıza ağzına geleni sayıp beni
yerin dibine sokup yok etmesi... İşte ilk nefretimi o zaman duymuştum babama.
Asla bir kalbi olduğuna inanmadığım an oydu. Benim babam göğüs kafesinin
ortasında metal bir çark taşıyordu. Ve uzun zamandır yağlanmamıştı bile. Sadece
hırıltılar çıkarıp öfke kusuyordu. Annemin beni savunmasını çok isterdim. Annelik
içgüdüsü hayvanlarda bile bu kadar derin
ilerliyorken annemin her seferinde babamın arkasına geçip ona hak vermesi beni
öfkeden deliye döndürüyordu. Kararımı vermiştim. Sanırım kendimi de bu karar
veriş yüzünden asla tanıyamadım. Onların istediği bir robot olup ders çalıştım.
Gece gündüz. Artık ne okumak istediğim falan umurumda değildi. Ben doğmadan
önce kararı verilmiş bir şeyle savaşmak da istemiyordum. Sadece gitmek için o
sınavı kazanmalıydım. Onlardan uzaklaşmak için. Ve kazandım...
Şimdi buradayım. Geç kaldığım bir sınav telaşı ile başımı
dayadığım camda, gözümün takıldığı bir araba tekerleği ile hayatımı
sorguluyorum. Ben kimim? Biraz bir şeyler okumuştum. Her savaşın bir kaybedeni
olduğunu biliyordum. Bir sürü görüş olduğunu, insanların çoğunun bağlı
oldukları görüşler karşılığında canlarının yandığını. Peki canlarının
yanacaklarını bildikleri halde buna nasıl bağlı olabilmişlerdi? Bu aidiyet
hissi nasıl kazanılmıştı? Ben doktor
olmak istemiyorum bile. Ya ne olmak isterdim ki. Bilmem belki de sanatın bir
dalıyla uğraşırdım. Eziyet gören insanların yanında olurdum. Haklı olup
haksızlığa uğrayanın yanında savaşırdım. Sanattan anlar mıyım ki? Aslında iyi
resim çizerdim. Sanırım bu konuda bir yeteneğim var. Görsel hafızam mükemmel
iyi. On saniye dahi olsa gördüğüm bir yüzün bütün ayrıntılarını ezberleyip
kağıda aktarabiliyorum. Ve tablolara yan gelip kapılmak da bana çok iyi
geliyor. Kitap okuyanların dediği gibi ruhumu dinlendiriyor diyebilirim.
İnmem gereken durağı sarsılma ile fark etmiştim. Tabii bir
de başımda durup bana bakan o gözler. Beynimin içine o kadar dalmışım ki etrafımdaki
her şeyi buzlu bir camın arkasına saklamıştım. Başımda duran orta yaşlı bey
sanırım ona yer vermediğim için bana böyle öfke dolu bakıyor.
Tramvaydan indiğimde, üzerimde duran bir telaş yoktu. Sanki
sınava geç kalan ben değildim. Normal şartlarda nefes nefese kalacağım bu durum
karşısında o kadar ağır hareket ediyordum ki, zaman kendi içerisinde kıvrılıp
yavaşlamış olabilirdi. Durup derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapatıp sadece
sesleri dinledim. Hareket eden her şeyi işittim. Gözlerimi açıp gökyüzüne
baktım. Mavi. Mavi tonunun bu denli güzelliğini görmedim hiç. Koca bir sayfa
mavi. Doldurması gereken gözler için ayrılmış. Sadece yukarıya bakma cesareti
olanlar için var. Cebimde duran telefonu çıkarıp kulaklığı taktım, önüme çıkan
ilk müziği açıp dinlemeye başladım. Sanırım kendimi buluyordum. Ya da büyük bir
korkunun ön provasına böyle bir hazırlık yapıyordum. Neden telaşlanmıyorum?
Belki şu an karşıma biri çıksa sevgiyi bile bulmuş olabilirim. Adımlarım
müziğin ritminde hareket ederken, yüzümde belli belirsiz bir gülümseme
oluşuyordu. Çok uzun sürmez tabii. Sanki hayat asla kendinizi keşfetmemeniz
lazımmış gibi hep hazırda bekler. Müzik gitti. Telefonum çalıyordu. Cebimden
çıkartıp baktım. Annem.
“Alo.”
“Alo. Mithat ne yapıyorsun güzel oğlum?”
“Okula gidiyorum anne. Dersim var.”
“İyi iyi oğlum Allah zihin açıklığı versin. Çalışıyorsun
değil mi derslerine, orada burada gezmiyorsun inşallah.”
“Yok annecim bitki gibi yaşıyorum korkma”
“O ne biçim laf.”
“Neyse annecim neden aramıştın?”
“He Mithat ben sana bir şey söyleyeceğim oğlum ama sakın moralini bozma kafana takma ama tamam mı?”
“Ne oldu anne babama mı bir şey oldu?”
“Yok oğlum sakin ol kimseye bir şey olduğu yok. Ben başka
bir şey söyleyeceğim.”
“E annem söyle o zaman ne gerilim yaratıyorsun ya.”
“Mithat ben babandan ayrılıyorum oğlum. Biz boşanıyoruz.”
“Ne!”
“Baban beni aldatıyormuş oğlum. Ofisteki o sarı orospu ile.
Fotoğraflarını gördüm bunların. Baban bana bir kere bile gülmedi oğlum. Bu
orospunun yanında otuz iki dişini gösteriyor...”
“Anne tamam ben ne diyeceğimi bilemiyorum yani...”
“Boş ver oğlum sen kafana takma şimdi sınavlarına hazırlan.
Ben anneannelerdeyim zaten. Okulun bitsin gelirsin uzun uzun konuşuruz tamam mı
güzel oğlum hadi dikkat et kendine. Öpüyorum çok.”
“Alo anne. Alo!


Yorumlar
Yorum Gönder