Çelik gövdene takılı kaldı hayallerim. Bana gülerken başkasını seviyormuşsun. Laf olsun diye konuşmaya gelmişsin yanıma. Merakından değil, istediğinden değil. İki dakika yanımda görünsen etrafındakilerin önyargısını kıracakmışsın. Sanki kalbimi de kıran sen değilmişsin gibi.
Kimbilir kimler var kalbinde. Bana yer yok bulutlu gökyüzünde. Ne anlamlar yüklemişim boş bakışlarına. Ne ümitler, ne sevgiler... Hiçbirine layık adam değilmişsin be Mevlüt! Nasıl gittin o gece yanımdan öylece. Ne dönüp arkana baktın, ne de gülen gözlerimi tanıdın. Hani derlerdi şuncacık köyün içinde adam gibi adam karşına çıkacak diye. Ben onu sen sanmıştım, ah , ah şu kara gölgeler! Kuzgunlar sığarmış gölgenin ceplerine. Ben gidişinle yüreğimdeki güvercinleri azad ettim. İster uçsunlar, ister konsunlar; artık hürler, tüm dileklerim ve ümitlerim gibi.
Hoca Ahmet Çeşmesinin başından ayrılalı üç yıl geçmişti. Bedia 17, Mevlütse 19 yaşına basmış, gençliğin en olgun çağındalardı. Komşu köylerden gün aşırı Bedia'yı istemeye geliyorlar, Bedia'nın gönlü hiçbirine varmıyordu. Bu arada Mevlüt büyükşehire gitmiş, dayısının yanında emelli bir iş bulup çalışalı iki sene olmuştu. Askerlik kağıtları gelen Mevlüt , teslim olmadan sıla-ı rahim yapıp helallik almak istedi. Köye gelişini görenler delikanlıyı neredeyse tanıyamadılar. Hoca Ahmet Çeşmesinin köşesinde dönerek kahveye vardı Mevlüt. Hal hatır sordu, helallik aldı ve evin yoluna koyuldu. Anası oğlunu görünce sevinçten dili tutuldu ve kadıncağız oracıkta bayıldı. Neyseki bir şey olmadan Hatçe kadın kendine geldi. Oğlunun şerefine helva yapıp kavuran kadın Rasim Ağanın evine de bir tabak götürdü.
Kapıyı Bedia açtı, helvayı alınca heyecandan titremeye başladı. Hatça kadın köyün güzeli Bedia'nın oğlunda gönlü olduğunu anladı ve akşamına görücüye haber saldı. Mevlüt bu fikirden muzdaripti. Çünkü anası ona hiçbir şey sormadan Bedia'yı istiyordu. Büyükşehirde ne afilli kadınlar tanımıştı oysa. Zavallı anasını da kırmak hoş değildi. E birde köyden birine talip olmasa bunun gözü dışarda , ar perdesini yırtmada diyecekti cahil köylü milleti.
İstemeye istemeye ikindi olunca kapıların vardılar. Ellerinde lokum, çiçek. Hele bir kızla oğlan birbirine baksın, dediler ikisini bir odaya saldılar. Bedia heyecandan neler yaptığını anlatıyor, Mevlüt hiç oralı olmadan dinleyip birkaç dakika sonra odadan ayrılıyor. Mevlüt odadan çıkınca yüzünü yer aşağı eğdi, anasına haydi deyip gittiler. Gidiş o gidiş oldu. Bedia günlerce saçlarını yoldu, kaderine ve bahtına sızlandı. Yine mi,yine mi diye günlerce ağladı. Mevlütse haklı olmanın gururuyla askere gitti ve bir daha da hiç köyüne dönmedi. Bu köy sanki onu doğurup yaşatan bir yer değil de şehrin rahat yaşamının yanında derin bir azap oluyordu. Dayısı onu şehirli bir kadınla everdi sonunda ama ondan yüzü gülmedi garibin. Kadın gerdek gecesi tüm varını yoğunu alıp kaçmış. Mevlüt şehirli kadınlar daha güzel, daha fikri açık olur zannediyordu. Bedai'yı da onu sevdiği için arsız bellemişti. Oysa arsız onun kendi fikriymiş. Sevgiye tamah etmeyen kendisiymiş. Şehirli kadınlara gelince evet gözü açık oluyorlar ama hayra değil. Hayat ne tümsekli çukurlu yolmuş. Düz ovada yaşayanlar dağları çayır bilirmiş, peh!
Peki ya Bedai'ya noldu? Bir zaman unutamadı Mevlüt'ün adını. Askere giderken ki gelişinden sonra çok hastalandı, gün be gün eridi. Ama ne zaman dayısının onu everdiğini duydu, dirildi ve yasamak için kendine sebep aradı. Kendi yolunu çizmesi gerektiğini iyice anladı. Talipleri eksilmiyordu bir yandan. Kendine uygun birinde karar kılıp karşıki köyün ağasının yeğeniyle nişanlandı. Daha sonra Mevlüt 'ün başından geçenleri de duyunca üzüldü. Hayatın ne acı bir ekmek olduğunu anlamıştı. Emine de iki ay sonra nişanlısının ikiziyle evlendi. Arpa buğday vakti gelin oldular. İki arkadaş iki elti oldu, güzellikleriyle ve hünerleriyle köylerinin iftiharı oldular. Mevlüt'se akıbetinden haber yok. Kimbilir hangi hayal gemisine binip buraları terk etmiştir.



Mükemmel 👍
YanıtlaSil