“İnsanın
yüreğine umut yüklemesinde şiirlerin payı büyük…”
Sabahın
ilk ışıkları şehrin üzerine ince, beyaz bir tül örtü örtmüş, sabah henüz sakinliğini
bozmamıştı. Vaktinden önce geldim, ilk kez. Elimde bir tek kırmızı karanfille
bekliyorum onu, Karanfil Sokak’ta bir bankta. Yıllar içinde Ankara’da değişen
birçok yere rağmen bu sokakta değişmeyen bir duygu, insanı içine çeken bir
sıcaklık var. Belki ben ayak izlerimi bu sokağa bırakırken Karanfil Sokak’ta hüzünlerimin
ve sevinçlerimin başkenti olarak yüreğimde derin izler bıraktığı için, belki de
o bu sokağı çok sevdiği için, ben de acı tatlı tüm anılarla seviyorum. Onu
sevemediğim her zaman için bu sokağı seviyorum, anılarımızı seviyorum. Onunla
yaşayamadığımız her an için kurduğum hayalleri bile seviyorum. O, Aylin.
Bundan
otuz sene önce, üniversitede okuyorduk. Her birimizin Anadolu’nun farklı
şehirlerinden geldiği güzel ve kalabalık bir grubumuz vardı. İçlerinde ayrılmaz
üçlü olarak Aylin, Sinan ve ben vardık, bunda aynı mühendislik fakültesinde
okumamızın da etkisi büyüktü tabii. Hızla geçen dört yılda en güzel anılarımızı
biriktirdiğimiz yer Karanfil Sokak’tı. Bu hayal gibi geçen dört yılda biriken anılarımızda
unutulmaz bir slogan bile vardı dilimize dolaşan; “Ankara Karanfil Sokak’ta,
bir özgürlük kokusu var; gri betonların arasında…” Hiç kopmayacak,
hayatlarımızın içinde hep var olacaktık. Hayatın bizi savurma ihtimaline karşı
da bir anlaşma yapmıştık; her on yılda bir aynı tarihte, Karanfil Sokak’ta aynı
bankta buluşup anılarımızı tazeleyecek, hasret giderecektik.
Güneş
ışıklarını arttırmasıyla Kızılay’da ki sessizlik bozulmaya başladı. Ellerime
bakıyorum; karanfil hala taze, kokusunda ise umudum dipdiri duruyor. Ellerim
yaşlı, yüreğim hala o telaşlı çocuk... İnsanların sesi çoğalıyor kulağımda. Çiçekçiler,
simitçiler, seyyar satıcılar, işçiler, memurlar, öğrenciler, öğretmenler,
mühendisler, doktorlar… İşlerine yetişmek için koşuşturup duran insanları
gördükçe geleceğe dair kaygılarım azalıyor. İnsanlar varken ve böylesine
çalışıp çabalıyorken bütün çareler bu şehirde… Her derde deva Ankara… Herkesin
yolu bir gün düşer buraya. Kurumlarda eğitimleri, üniversitelerde sınavları,
bakanlıklarda bin bir sorunu çözme görüşmeleri, hastanelerinde şifaları…
Herkesin hep bir işi var bu şehirde. Ülkenin kalbi burası, benim kalbim de
burada kaldı. Derin bir nefes çekiyorum, o zamanlarda biz de böyle
koşturuyorduk ama koştururken insan farkında olmuyormuş geçen zamanın.
Bilseydim her ufak anı hafızama çıkmayan mürekkeple yazardım. Hatırımda olmayan
anıların yanında bir de istesem de silemeyeceğim kadar derin, jiletle kazınmış
gibi yaralayan birkaç anı duruyor içimde bir yerlerde…
Okulun son günleriydi ve tuhaf bir huzursuzluk içindeydim. Artık vakit gelmişti ve Aylin’e açılmaya karar vermiştim. Yine elimde bir karanfille bekliyordum onu o akşamüstü. Güneşin ince ince pırıltıları kalmıştı yüksek evlerin çatılarında. Havanın kararıyor olması içimi de karartmıştı biraz ama Aylin birazdan gelir, gülüşüyle dünyamı aydınlatırdı. En sevdiğim yanı her durumda gülümsemesiydi. İnsanın içini ferahlatır hatta her şeyi unuttururdu. Her kötü geceden sonra güneşin tekrar ve tekrar doğacağını bilmek gibiydi gülüşü. Beklediğim gibi oldu karşıdan gülerek geldi sokağın ortasında buluştuk, ancak bu sefer sevinci gülüşüne sığmadı sarıldı öptü beni. Hep mesafeli durduğu için bu hali beni epey şaşırtmıştı. Birden elini gösterdi, minik parlak bir yüzük ve dudakları “Sinan.” dedi. Onun sevincinin benim hüznüm olduğunu fark ettirmedim, onun bu mutlu anını bozamazdım. Başımı yere eğerek gözlerimi gözlerinden kopardım. Yüreğimin derininde derimi etimden koparırcasına bir acıyla… Dünyanın sonu gibi, dünyamın sonu. Bir daha öyle bakmadım gözlerine. Elimdeki karanfilin başka biri için olduğunu söyledim. Şiir kitaplarımın arasında saklıyorum oysa hala.
Elimdeki
karanfile bakıyorum, bükmeye başladığı boynu zamanın zalimliğini yüzüme
vuruyor, içim eziliyor. Sanki yüreğim bir karanfil tarlası, büyük saatler
tekerlek gibi üzerinden geçerken hepsini ezip geçiyor, bense öylece duruyorum.
Hiçbir şey yapamadan, yine onunla konuşamadan, yine onunla yaşayamadan.
Beklemenin huzursuzluğu bakıp durduğum saatimin sıkılganlığından okunuyor.
Başımı yukarı kaldırıyorum, birkaç yeşil yaprağın ardında masmavi gökyüzünde
bakışlarımı yüzdürüyorum. Aklıma bir zamanlar uzun yıllar bu sokakta yaşamış,
onun da çok sevdiği Sabahattin Ali’nin şiiri geliyor:
“Görmesen bile denizi
Yukarı çevir yüzünü
Deniz gibidir gökyüzü
Aldırma gönül, aldırma”
“İnsanın
yüreğine umut yüklemesinde şiirlerin payı büyük.” demişti bir gün, Aylin. Nice
şairin, yazarın bu sokakta kalemlerinin izi olduğu için seviyordu bu sokağı.
Şiirleri de çok severdi. Ben de o seviyor diye ne çok şiir ezberlemiştim. Grubumuzla
akşam buluşmalarında okuyordum, hiçbir zaman onun için olduğunu anlamadı, ben
de söylemedim. Söyleseydim acaba şimdi…
Başımı
aşağıya doğru indiriyorum. Saate bakarken yılları yırtan bir ses duyuyorum; “Ahmet.”
Karşımda yıllar önce gördüğüm gülüşün aynısıyla Aylin duruyor. Yalnız.
Gözlerinden dökülen birkaç damla yaşla Sinan’ın artık bu dünyada olmadığını
söylüyor. Elim ayağım buz kesiyor. Aklım kalbim arasında savaş çıkıyor.
Üzülüyorum sanıyorum ama Aylin, şimdi yalnız. Bu sefer de geç kalamam. Karmakarışık
bir tezgahta kaybolan bir biblo gibiyim, kımıldamadan öylece duruyorum.
Sessizliği Aylin bozuyor; “Neden hiç gelmedin şimdiye kadar? Sana çok ulaşmaya
çalıştık ama nafile. Nerelerdeydin? Bu üçüncü, şimdi de gelmeseydin ben de bir
daha gelmeyecektim.” Kızgınca sitemlerini geri çevirecek sözcükler arıyorum.
Onlara ve hayata küstüğümü, yıllarımı yalnız başıma geçirdiğimi hatta onu
unutamadığımı söyleyemiyorum. “İş, güç. İşte buradayım.” diyerek elimdeki
karanfili uzatıyorum. Karanfil Sokak’ta bunca yıl saklanmış umudun kokusu
birden burnuma geliyor.
Aylin gözlerini gözlerime dikerek “Yine saklanıyorsun, yine kaçıyorsun. Tıpkı yıllar önce yaptığın gibi!” dediğinde, benimle ilk kez bu kadar içten konuştuğunu anlıyorum. Bu yersiz sandığım serzenişin aslında yerli yerinde olduğunu ancak bu serzenişte onun da geç kaldığını içimde açılan bir makas gibi beni yaraladığında hissediyorum. Aylin’in “Aslında hep senin konuşmanı bekledim.” cümlesi bütün kainatta yankılanır gibi kulağımda yankılanıyor. Bütün Ankara bir anda durup beni suçlu buluyorken kulaklarım çınlıyor. Kimin daha çok geç kaldığı aklımdan geçerken asıl savaşı kalbim, dilimden aniden dökülen “Yeniden başlayalım mı?” sözcükleriyle kazanıyor. Yüzüne o genç gülümsemenin aynısını yılların heybesinden bulup yerleştiriyor. Boşlukta geçen tüm zamanlar yaşanmamış sayılmalı! Bu sokağı yeniden yürüyeceğiz, bu şehri yeniden gezeceğiz, sevmeyi yeniden öğreneceğiz. Yıllara meydan okuyarak, içimi kaplayan ferahlatıcı bir telaşın esiri titreyen ellerimle ellerinden sımsıkı tutarak yaşamaya yeniden başlıyorum. Ne kaldıysa geriye ömrün tazeliğinden… Karanfil Sokak’ta onun bana gülüşüyle yeniden yeşeriyorum.


Yorumlar
Yorum Gönder