Bilmiyorum Marcel. Gerçekten bilemiyorum. Bildiğimi sandıklarımın sanrısında mıyım bundan da haberim yok. Bütün bildiklerim, öğrendiklerim zihnimde ağırlık yapıyor. Müsait bir yerde bıraksam diyorum sonra bir başkasının almasından korkarak vazgeçiyorum. Dorian Gray’in Portresi’nde de geçiyor: Başkalarının onları almayacağından korkmasak atmak isteyeceğimiz sürüyle şey var. Çeviri “almayacağından” şeklinde yapılmış uzun bir müddet bunun ne derece doğru olduğuna takılıyorum. Anlatım bozukluğu olup olmadığını düşünüyorum. Bilmem belki de benim anlama bozukluğum vardır, anlayamıyorum. İşte böyle cevabı olmayan saçmalıkların peşinde savruluyorum. Ha öyle ha böyle ne fark eder sanki? Biraz sonra gözlerim ellerime bakıyor. Uzun zamandır ellerimi inceliyorum. Çizgilerim ne çokmuş. Ama neden? Kimsenin elleri böyle çok çizgili değil. Avuçlarımı kontrol ediyorum, ellerimde yıldız var Marcel. Yıldızları, ışığı ben çevremde gördüğümü sanırdım meğer avuçlarımdan sızıyormuş. Uzun uzun baktım iki avucumda da o kadar fazla yıldız var ki. Anlamına bakmaya korkuyorum. Hem neticede bilimsel değil diye avunuyorum. Gökte gördüklerimden daha korkunç olamazlar sanırım, değil mi?
İnsanlar son zamanlarda garipleşti. Bir tamlama kuruyorlar tamlamanın başına da sonu şapkalı i ile biten bir kelime ekleyerek sonsuz, bitmez-tükenmez bir algının peşine düşüyorlar. Yorgunum demeye korkar olduk Marcel. Bu yaşta ne yorgunluğu, diyorlar. Modern insan her şeyin yorgunluğunu üretti, diyorlar anlamıyorlar. Hoş ben de anlamıyorum, belki de anlatamıyorumdur kim bilir. Peki gerçekte bu anlama bozukluğu hangi yönden sirayet ediyor? Ellerimde yıldız var Marcel. Konu bu aslında. Sağdan soldan dağınık dağınık gittiğime bakma. Yıldızları izliyorum. Belki ben de bir yıldız oluveririm bir anda diye hayal ediyorum. Patlayan bir yıldız. Patlayan bir yıldızdan binlerce yıldız var olabiliyormuş. Yani ölü bir yıldız bir sürü canlı yıldıza sebep olabiliyormuş. Bunu The Fountain’de izlemiştim. Ölümden artık korkmayan bir kızla ölümü reddeden bir adamın hikayesini anlatıyordu. Adam sonunda ölüme inanıyordu. İnanmak zorunda kalıyordu. Aynı anda üç evrende anlatılan bu filmde adam sonunda bir yıldıza ulaşıyordu ve ölüm gibi gözüken bir doğuma kavuşuyordu. Var oluyordu.
Bir yıldızın ölümü, kendini tamamlayarak yok olması çevresinde küçük küçük birçok yıldıza sebep olabiliyorsa diyorum… Demek ki o zaman biz bir hakikat uğruna can verirsek bizden sonrakiler cesaretlenip uyanabilir. Umutlanıyorum birden. Hikaye anlatıcılığını seçmiş birisi olarak, bizi bir şekilde anlamaları lazım diyorum. Her şey hikayeyse ben bu hikayeyi yazarım, biliyorum.
Biraz sonra gözlerim ellerime bakıyor. Uzun zamandır ellerimi inceliyorum. Çizgilerim ne çokmuş. Ama neden? Kimsenin elleri böyle çok çizgili değil. Avuçlarımı kontrol ediyorum, ellerimde yıldız var Marcel. Ben de ellerimdeki yıldızlardan hangisinde yok olsam diye bakıyorum. Bu yıldızların beni var etmesini umuyorum. Derdim parlamak falan değil aksine karanlığın içinde saklanmak istiyorum. Kimsenin beni görmemesini istiyorum. Saklandıkça saklanamamayı başarıyorum. Güvenli bir kara delik bulsam içine gireceğim. Arıyorum. Kara delik güvenli midir diye düşünme. Bunu söylerken aslında teşbih yapıyorum, bir çift gözden söz ediyorum. Bir çift gözün içinde kaybolmayı umuyorum. Orada saklanmayı diliyorum.
Artık biliyorum Marcel. Gerçekten biliyorum.
Referans dinleti: Cornfield Chase-Piano Version


Yorumlar
Yorum Gönder