Parmaklarının arasında bitmeye yüz tutmuş sigarasını küllüğe bastırıp iyice ezdi. ''Keşke'' dedi, ''keşke sıkıntılarımı da küllükte bir sigara gibi ezip yok edebilsem''.
Gökyüzüne baktı, hava güneşliydi. Bu kış gününde diğer tüm insanlara göre havanın bu denli güneşli olması hayra alamet değildi. İnsanlar dünyanın dengesini kaydırmıştı. Şimdi de mahvedecek başka gezegenler arıyorlardı. İnsanlar böyleydi işte, amaçları sadece yok etmekti. Hemen ardından da yok edecek başka şeyler ararlardı.
Tüm bunları kenara bırakıp havanın kış gününde güzel olmasını, dünyadaki bütün kasveti kendi içinde taşımasından kaynaklandığına karar verdi. Ağacın dalındaki tek yaprak gibi düşmemek için direniyordu. Neden bu kadar direndiğini o da bilmiyordu. Bir umut var mıydı ki? Ya da bir mucize gerçekleşecek miydi? Mucizelere inanmaya çalışıyor ama başaramıyordu. Ömrü boyunca hiç böyle bir şeyle karşılaşmadığı içindi inançsızlığı. Bir tanıdığının sözleri geldi aklına:
''Mucizeyi başka yerde arama, asıl mucize sensin. Senin içinde saklı.''
Saçmalık! Ümide dair içinde kırıntı dahi olmayan bir insanın nasıl mucize yaratmasını bekliyordu?
'KOLAYSA BENİM YERİMDE OL PİÇ!'
Cebindeki kulaklıkları çıkardı ve oluşan milyon tane düğümü ağır ağır çözdü.
''Keşke içimdeki düğümleri de bu kadar kolay ve sabırlı bir şekilde çözebilseydim'' diye düşündü. İşini bitirdikten sonra kulaklıkları taktı ve telefonundan ''oynat'' a basıp müziği başlattı.
Ortasından!
Saçma huylarından biri buydu. Şarkıları ortasından başlatmak.
Gözlerini kapatıp şarkıyı daha derinden hissetmeye çalıştı. Gerek yoktu aslında. Bu bok çukuru dünyada her halükarda en derinden hissettiği, ona dokunan tek şey müzikti. Bu şarkıyı da çok seviyordu:
''Don't try to fix me i'm not broken
Hello I'm the lie living for you so you can hide
Don't cry...''
Buz gibi olmuş kahvesinin son yudumunu da içip yerinden kalktı. Yolda yürürken insanlara bakmamaya, kafasını kaldırmamaya çalışıyordu. İnsanlıktan nefret ediyordu. Kimseye katlanamıyordu. Eve varıp herkesten ve her şeyden uzaklaşmak için sabırsızlanıyordu. Haftada bir gün kendince karar veriyordu.
''Bugün dışarı çıkıp sosyalleşeceğim. Kendimi soktuğum bunalımdan çıkaracağım'' diyordu. Her hafta aynı kararla uyanıyordu. Aynı gün dışarı çıkıyor, evinin yakınındaki kafeye gidiyor fakat sosyalleşemiyordu. Çünkü insanları gördüğünde içinde oluşan bulantıya engel olası imkansızdı.
Her seferinde aynı kafe, aynı masa, aynı kahve ve aynı duygular. Ne eksik ne de fazla. Söz konusu olaya maksimum yarım saat dayanabiliyordu. Sonra da kalkıp evine gidiyordu. Tıpkı şu an yaptığı gibi...
Evi ve kafe arası kaç adım vardı, onu da biliyordu.
Beş yüz seksen yedi adım!
En sonunda evine varmıştı. Cebindeki anahtarı çıkarıp kapıyı açtı. Ayakkabılarını dışarıda bırakıp içeri girdi.
Kısır döngü misali kendisini bir haftalığına daha dünyadan ve insanlardan soyutladı.
devam edecek...


Yorumlar
Yorum Gönder