Başladı ve Bitti

‘Bir düş gördüm düşümde...'

Nazan Öncel

Suat, bir bardağa viski doldurup balkona çıktı. Aylardan hangisi, mevsimlerden hangisinin gelip hangisinin gittiğini bilmiyordu. Balkona çıktığında içini ürperten ve uykusundan uyandıran sert rüzgarı hissetti. Şafak sökmeye yer tutsa da insanlar uykularını terk etmedikleri sıcak yataklarında, hayallerinin rüyaya dönüştüğü beş dakikalık düşün yarattığı mutluluğa sığınmışlardı. Şehir bu sessizliği ile koca bir tabutu andırıyordu. Sabah ezanının okunmasıyla zamanında şeytana pabucunu ters giydirdiklerini iddia edecek kadar kurnaz ve hınzır olanların, saçlarına düşen aktan ve bedenlerinin buruşmasından olacak, ölümün arka bahçelerinde dolaştığını düşünerek okunan ezan ile yataklarından kalkıp cennete kendilerini kanıtlamak için namaza duracaklardı. Yatakta oluşan hareketin etkisi ile kendilerinden en az on yaş küçük olan kadınlar, gece yedikleri dayakların etkisinden güne tokat yemeden başlamak için kahvaltı hazırlamaya koyulacaklardı. On dördünde gelin olan bu kadınlar, çocukluğa hep bir evin penceresinden bakılan bir bahçeye duyulan özlemi duyacaklar. Hiç büyümeyecekler. Kalpleri olası bir ağırlıktan durarak ölecekler. Bazılarının kız çocukları, onlardan daha olgun birer kadın olacaktı. Ve dünya bu olanları yuttukça bazı geceler bazı insanlar yataklarından kusarak uyanacak.

Suat viskisinden bir yudum alıp balkonda duran masaya oturdu. Önünde; beyaz bir kağıt, bir kalem, günlere bölünen bir ilaç kutusu, masaya bıraktığı viski bardağı ve sigara paketi vardı. Kapaksız olan sigara paketini eline alıp kıç tarafına vurdu. İçinden çıkan sigarayı dudaklarının arasına alarak paketten ayırdı. Paketten ayrılan sigarayı ateşleyip eline aldığı kalemle beyaz dünyada boğulmak için nefesini tuttu...

Sevgili İmge;

Bir şeye nereden başlanır? Son nedir? Herkes bir yerlerden gelirken, her birimiz bir yerlere gidiyoruz. Evler arasında kalıp evlerin yerini beğenmiyorum. Ev kelimesinin yitirilen anlamı var zihnimde. Deprem görmüş. İçi boş ama yıkılmış işte. Kendimin ortasında kalmış yıkık bir ev gibiyim. Zihnimin bir şeyleri seçtiğini söyleyemem sana. Her şey yerinden kayıp anlamını yitiriyor. Bocaladığımı düşünebilirsin. Bu beni üzmez. Karşı çıkar mıyım onu da bilmiyorum. Yorgun falan olduğumu da söyleyemem. Sanki dünyayı buzlu bir camın arkasından izliyorum. Dünyayı bu kadar bulandırdıkça seni net görmem sana aşık olduğumu mu gösterir? Bilmiyorum. Bazı sabahlar yataktan kalbimi parçalayacak kadar büyük bir özlemle uyanıyorum. O günüm tam anlamıyla sen oluyor. Tam anlamıyla bir düş. Zaman kendi içerisinde savaşa giriyor. Duvarımdaki saat o gün daha hüzünlü oluyor. Çünkü ben özlediğim tek şeyi yani seni bile bir kuyunun içine sızan küçük bir ışığın zamanlaması kadar nadir özlüyorum. Duygularımı kaybettim demezdim. Öfkemin etime tırnaklarını geçirdiğini duyuyorum. Seninle tanıştığımız yazın ardından neler geçti bilmiyorum. Sadece birileri bir yerlerde doğup başkaları bir yerde öldü. Ve zaman çok iyi bildiği oyununun karşısında tatmin olma yetisini kaybetti. Bazı şarkılar geldi senden sonra. Bende konakladı. Sigaramı yırtarcasına derin kustu. Ben de uzaklara baktım. Senin olduğunu düşündüğüm, dünyanın uzak köşelerine. Oysa sen uzaklara baksan da uzaklar sana bakmazmış.  Ve gözünü kapatınca her yer kör kuyu. Şimdi kalkıp sana bunları neden anlatıyorum? Oysa anlaşılma isteğini bıraktım ben. Bir ilaç gibi tüketilen insanları bıraktım. Kapılarımı kapatıp perdelerimi çektim. Kalpleri kırılmış insanların yazdıklarını okudum. Ne olursa olsun tanrı ve insanlar tarafından görünmeyen insanları okudum. Yalnızlığımı bile kapının dışına çıkarıp, bir başınalığa kafa tuttum. Belki de bu yazdığım, kafa tuttuğum bu savaşa hazırlanmak için sana veda. Gerçi bir şeylere veda etmenin benim kontrolümde olmasına pek gerek kalmıyor. Dünya, gelişlerin yavaş, gidişlerin hızlı olduğu bir ritimde dönüyor. Bedenimde dayanamadığım ağrılar meydana geliyor. Hastaneleri sevmediğim için gitmiyorum. Birilerinin bu ağrılara da isim koymasını kaldıramam sanırım. Yani kalbimin büyük bir bölümünde sen dolaşırken kalkıp bana; “ Sende kalp yetmezliği var.” demelerini sakin karşılayamam. Burada ezan okunmaya başladı. Şimdi birkaç evin ışığı yanar. Kuşlar öter. Şehir, ölüm sessizliğinin eteklerinden sıyrılır. Ben de bu mektubu nasıl sonlandıracağıma bir yanıt ararım. Belki de her mektupta karşı tarafa sorulan soruları sorarım sana. Sen nasılsın? Orada havalar nasıl? En son ne zaman sevdin? Ne zaman ağladın? Ne zaman güldün? Ben bendeki seni biliyorum. Bunca zaman sonra sendeki ben nasıl?

Suat elindeki kalemi bırakıp derin bir nefes aldı. Ezan okunmuş ve şafak sökmüştü. Bardağında kalan viskiyi tek nefeste içip ardından bir sigara yaktı. Dördüncü katta bulunan balkonunun demirliklerine dirseklerini dayadı. Uzaklara bakmayı denedi. Çok uzaklara. Durduğu yükseklikten zemine baktı. Ardından günlere bölünmüş kutuda duran ilaçlara. Sigarasını boşluğa bıraktı. Zaman durdu. Rüzgar bir evin balkonundan aldığı kağıtla uzaklaştı ve bir karga uzun bir çığlık attı...

Yorumlar