Celalet

Cildindeki kırışıkla, yüzündeki sefaletle, kurtlanmış bir mecnun gibi olanca heybetiyle durur tam da karşımızda ninemizin tablosu. Annem daha da ürkek bakar o meşum yadigara. Alamet günü ya bugün, karşılayacağız katanayı lokumla. Yanında da fındık, fıstık o kırılasıca sapsarı dişlere. Ne zehir birikmiştir kim bilir o yılan dilinde?  Kadehinde pek de sevdiği vişne likörü…

 

-*-

 

Bulaşır eli sülfüre gümüş çağın ressamının, düşer kuyudan aşağı. Bu ne hengâme, inler inim inim Araf’tan? İnkara ne cüret? Elde avuçta biriken kan değil, su.

 

-*-

 

Sonra sofra kurulur, yemek hazır. Yetişir imdadımıza ten ve irin. Kanı kaynarken semaverde, eder karaciğeri iflas. Böyle mi resmedilir celalet? Kör mü yoksa bu “dahi” ressam?... 

Ninemiz ki gün yüzü görmemiş bir zebani, tırmanmış gece gece çıplak dağlara, zehrini almış yılanların, saklamış panzehri kendine, esirgemiş müşküllerden. Sallamış beşiğini ham maddesinin; simyacıymış ninemiz, mayalamış yoğurdu pıhtıyla. 

Bir şey var bu tabloda eksik. Gören de bir tek vernik der. Ressam bu kadar yılda hazırlar müzelik tablo. Devamlı gözümüz ganimette, meğer eksikmiş meşk. Ama ayak kangren, tansiyon tavan, şeker komalık, gözler enfekte. Poz vermek bile yorar, bekler yatağına kahvaltı.           

 

-*-



David Teniers (The Younger) (1610-1690), “Witches’ Kitchen”, c.1630-90.


Tablo ser verir sır vermez. Zamanı o sararmış dişleri rötüşlemenin. Ağaran fırça saçları hangi palet tutar? Goya’mıza inat hangi berber boyar?

 

-*-

  

Nasıl da çürüdü iki saati geçmeden?... 

Sürdü pastellerden çektiği ömrü tam tamına yüz yirmi yıl.   

Yorumlar