Mizgin Bulut’un ilk öykü kitabıyla ben yeni yılın ilk günlerinde tanıştım. İlk çıktığında okuyacak fırsatım olmamıştı. Kitabın ilk öyküsü “Devoğlan” okura şok üstüne şok yaşatan sarsıcı bir öykü. Bana ilk bakışta çocuksuzluk teminden yola çıkarak akrabalar tarafından ikincil konuma düşen bir çiftin dramı gibi gelmişti. Sonradan öyle olmayacağını anladım. Öyküde benim için iki önemli nokta var. Bunlardan biri ailenin mutsuzluğu ve dağılması. Çocuksuzluk bu durumun en görünür sebebi. Aynı zamanda akrabaların dışlaması da ailedeki bu mutsuzluk ve geçimsizliği arttırmış. Bunu öylesine sade bir olayla anlatıyor ki Mizgin Bulut, tebessüm ediyorum. Kadın sırf çocuğu olmadığı için kayınvalidesinin bahçesinden hep kötü ürünleri göndermesinden hayıflanıyor. Ne güzel, yaşayan, kanlı canlı bir karakter çizilmiş. Sonra kadının ne iş yaptığını öğrenince bu ayakları yere basan kadın bir anda muğlaklaşıyor. Neden mi? Kadın geceleri şarkı söyleyen bir ses sanatçısı. Evet, bunda hiçbir problem yok. Yalnız öykünün başında kayınvalidesinin kılçıklı fasulye göndermesinden dert yanan ve eltisine sırf çocukları olduğu için bahçenin en iyi ürünlerinin gitmesini kıskanan o kadın profili ile geceleri şarkı söyleyen kadın profili zihnimde pek birleşmedi. Geceleri şarkı söyleyen bir kadın bence fasulyenin kılçığına takacak ya da eltisini kıskanacak zihniyette olmamalı.
Öyküdeki dikkat çeken başka bir nokta ise sidik kokusu. Aile arasında bir mutsuzluk, geçimsizlik, huzursuzluk var, bunu biliyoruz. Ayrıca cinsel anlamda da bir soğukluk yaşadıkları da malum. Sidik kokusu aslında tam da bu noktada bir işaret olarak çıkıyor karşımıza. Evin yıkılmaya yüz tuttuğunun simgesi. Üst kattan aklı pek yerinde olmayan bir çocuğun mutfak balkonuna işemesi ve kocasının bu duruma sessiz kalması. Bu sidik kokusunun kaynağı aynı zamanda evliliği bitiren kaynağın ta kendisi olması da muazzam bir son olmuş öyküde.
Bu öykü bana Murathan Mungan’ın “Kanat Turizmin Değerli Yolcuları” öyküsünü hatırlattı. Her iki öyküde de kadınlar kocalarını başka bir erkekle sarmaş dolaş yakalıyor.
“Ferasetli Kuş” öyküsüyle Mizgin Bulut’un öyküsünü besleyen kaynaklar belirginleşmeye başladı benim için. Galiba bir röportajında da söylüyordu halk kültürü okumaları yaptığını ve bu öykünün o okumalardan sonra yazıldığını. Halk kültürü, inanışlar, gelenek ve görenekler… Öyküde bir kuş ile birlikte yaşayan ve yaşatılan bir efsanenin, bir inanışın belki de bir masalın köydeki tüm insanları nasıl etkisi altına aldığını gösteriliyor. Masalsı ögelerle de zenginleştirilen öykü aslında bir inanış yorumu da yapıyor. İnanışların köklerini, sarsılmaz, yorumlanamaz ve eleştirilemez yanlarını yediden yetmişe gösteriyor bir çocuk ile dedenin kısacık yaşamından.
Mizgin Bulut’un beslendiği halk kültürü kaynağı “Makasla Yürümek” öyküsünde daha bir belirginleşiyor. Aslında bu öykü, bilmiyorum belki de uç bir yorum olacak, inanışların, gelenek ve göreneklerin veya bazı ritüellerin çıkış noktasını ve bununla birlikte gerçeklik boyutunu sorgulatıyor bana. Öyküde ölen kişinin kendi makasıyla terziye ve berbere gitmek gibi bir takıntısı var. Bunun altını çizmek istiyorum çünkü bunun bir takıntı olduğuna berber dikkat çekiyor. “Sizin şu adet de pek tuhaf geliyor. Rahmetlide görmüştüm ilk böyle bir şeyi” diyen berber, aslında bunun bir adet, bir inanış, bir gelenek olmadığını belirtiyor. Çünkü o berber böylesi bir durumla ilk kez karşılaşıyor.
Kahramanın evinde ise durum o kadar farklı ki… O makasın keskinleştirilmesi ve adama sunulması görevini anne üstleniyor ve bu vazifeye o kadar kutsiyet addediyor ki. Aynı durumu oğluna da uyguluyor. Kutsal bir ritüel sanki.
Adamın bu takıntısı bir âdete dönüşüyor. Oğlu da kendi makasını alıp önce terziye gidiyor. Bir ceket diktirmek istiyor ancak kumaş kendi getirdiği makasla kesilecek. Ardından berbere gidiyor ancak saçları kendi getirdiği makasla kesilecek. Bu noktada Mizgin Bulut’un yas adetlerine de vurgu yapması ayrıca dikkat çekici. Kırk gün yeni kıyafet giyilmemesi ve kırk gün boyunca tıraş olunmaması. Öykünün altını çizdiğim şu cümle ise öyle anlamlı ki. “Bitti mi yas. Hiç kırk gündür uzattığım saçı sakalı keseceksin diye biter mi yas?”
Bir Yeşilçam filminde görmüştüm bir kıyafeti döşeğin altına sererek ütülendiğini. “Bir Kalp” öyküsünde de ütüsünü otogarda unutan ve şehre giden tüm yolların kar yüzünden kapanmasından dolayı yeni ütü almaya gidemeyen öğretmen kız, komşudan ütü istemeye utanınca bu yöntemi deniyor. Benim de ilk öğretmenlik deneyimim bir köy okulunda olmuştu. Şehre uzak, küçük bir köy okulu. Hem de sobalı. Tıpkı bu öyküde anlatıldığı gibi sepetle getirilen yumurtalar, yoğurtlar, sabunlar… Aynısını yaşadığım için öykü çok içten geldi bana. Yalnız “karda yolları kapanan” ifadesinde uzak bir köy/kasaba izlenimi veriyor. Ama öğretmen oturduğu evden okula dolmuşla gidiyor. Küçük bir köy resmedilmişti öyküde. Bu dolmuş hiç yakışmıyor.
“Her Şeyden Önce Terziydim” öyküsünde anne-kız, karı-koca, baba-kız iletişimsizliği hissediliyor ama bu öyküde bir şeyler eksik gibi geldi bana. Bir oturmamışlık var. Baba; sinirli, anlayışsız ve hatta yobaz gibi tanıtılıyor. Şiddet uyguladığı belirtiliyor. Evde otoriter biri, korkulan aynı zamanda. Tüm bunlara rağmen “vurması bir sinek ısırığı kadar acıtmıyor” ifadesi bu tezatlık oluşturuyor. Kız; okumuş, öğretmen. Olgun olması gerekiyor, öyle bekleniyor ama “kaçarım” diyor. Ayrıca annesinin terzi olmasından utanıyor. Burada, tam da bu kız ile babada yanlış bir şeyler var. Ya kız okumamış olsaydı ya da baba aşırı despot olsaydı.
Kitabın en sağlam öykülerinden biri şüphesiz “Çerçeve ya da Senden Sonraki Yaz” öyküsü. Tıpkı “Devoğlan”da olduğu gibi sonunda bir şok etkisi yaratıyor. Karşımızda çok sevmiş, çok çok sevmiş bir adam var. Öyle ki karısının öldüğünü bir türlü kabullenememiş ve sanki o ölmemiş gibi onunla, onun hayaliyle yaşamaya devam ediyor. Öyküde pencere dikkat çekici bir motif aslında. Ömer Lekesiz pencereler için şöyle diyor; “Sınırlandırılmış alandan tabiatın sınırsızlığına bakan gözler. Evdeki gözlerin gözleridir pencereler, gözetleyene ve gözetlenene bir göndermedir.” Adam için de bu pencere gökyüzüne açılan bir kapıdır çeriden dışarıya, gerçekten hayale uzanan, Mine ile yıldızlara baktığı anları hatırlatan, o anları tekrar tekrar yaşatan. Ama kahramanımız bu pencerenin camını kırık olarak hissediyor ve korkuyor bu kırık camdan kediler girerse diye. Çünkü Mine kedileri hiç sevmiyor. Adam Mine’nin ölmediğine o kadar inandırmış ki kendini. Zihninden kurduğu o hayalle yaşıyor. Bu noktada kırık cam ise aslında bu hayalin gerçek olmadığını gösteren bir imge. Yani adamın zihni bir anda açık veriyor bu cam kırık diye. Aslında kırık değil ama bu kırık zannediş öyküyü hayal dünyasından gerçekliğe getiriyor.
Kitabın son öyküsünü okuyunca verdiğim tepki ise aynen şuydu: Ne yani tüm bu öykü nalburun o son cümlesindeki gerçek için miydi?
Süreyya karısına hiç çiçek almıyor!
Öyküdeki dikkat çeken başka bir nokta ise sidik kokusu. Aile arasında bir mutsuzluk, geçimsizlik, huzursuzluk var, bunu biliyoruz. Ayrıca cinsel anlamda da bir soğukluk yaşadıkları da malum. Sidik kokusu aslında tam da bu noktada bir işaret olarak çıkıyor karşımıza. Evin yıkılmaya yüz tuttuğunun simgesi. Üst kattan aklı pek yerinde olmayan bir çocuğun mutfak balkonuna işemesi ve kocasının bu duruma sessiz kalması. Bu sidik kokusunun kaynağı aynı zamanda evliliği bitiren kaynağın ta kendisi olması da muazzam bir son olmuş öyküde.
Bu öykü bana Murathan Mungan’ın “Kanat Turizmin Değerli Yolcuları” öyküsünü hatırlattı. Her iki öyküde de kadınlar kocalarını başka bir erkekle sarmaş dolaş yakalıyor.
“Ferasetli Kuş” öyküsüyle Mizgin Bulut’un öyküsünü besleyen kaynaklar belirginleşmeye başladı benim için. Galiba bir röportajında da söylüyordu halk kültürü okumaları yaptığını ve bu öykünün o okumalardan sonra yazıldığını. Halk kültürü, inanışlar, gelenek ve görenekler… Öyküde bir kuş ile birlikte yaşayan ve yaşatılan bir efsanenin, bir inanışın belki de bir masalın köydeki tüm insanları nasıl etkisi altına aldığını gösteriliyor. Masalsı ögelerle de zenginleştirilen öykü aslında bir inanış yorumu da yapıyor. İnanışların köklerini, sarsılmaz, yorumlanamaz ve eleştirilemez yanlarını yediden yetmişe gösteriyor bir çocuk ile dedenin kısacık yaşamından.
Kahramanın evinde ise durum o kadar farklı ki… O makasın keskinleştirilmesi ve adama sunulması görevini anne üstleniyor ve bu vazifeye o kadar kutsiyet addediyor ki. Aynı durumu oğluna da uyguluyor. Kutsal bir ritüel sanki.
Adamın bu takıntısı bir âdete dönüşüyor. Oğlu da kendi makasını alıp önce terziye gidiyor. Bir ceket diktirmek istiyor ancak kumaş kendi getirdiği makasla kesilecek. Ardından berbere gidiyor ancak saçları kendi getirdiği makasla kesilecek. Bu noktada Mizgin Bulut’un yas adetlerine de vurgu yapması ayrıca dikkat çekici. Kırk gün yeni kıyafet giyilmemesi ve kırk gün boyunca tıraş olunmaması. Öykünün altını çizdiğim şu cümle ise öyle anlamlı ki. “Bitti mi yas. Hiç kırk gündür uzattığım saçı sakalı keseceksin diye biter mi yas?”
Bir Yeşilçam filminde görmüştüm bir kıyafeti döşeğin altına sererek ütülendiğini. “Bir Kalp” öyküsünde de ütüsünü otogarda unutan ve şehre giden tüm yolların kar yüzünden kapanmasından dolayı yeni ütü almaya gidemeyen öğretmen kız, komşudan ütü istemeye utanınca bu yöntemi deniyor. Benim de ilk öğretmenlik deneyimim bir köy okulunda olmuştu. Şehre uzak, küçük bir köy okulu. Hem de sobalı. Tıpkı bu öyküde anlatıldığı gibi sepetle getirilen yumurtalar, yoğurtlar, sabunlar… Aynısını yaşadığım için öykü çok içten geldi bana. Yalnız “karda yolları kapanan” ifadesinde uzak bir köy/kasaba izlenimi veriyor. Ama öğretmen oturduğu evden okula dolmuşla gidiyor. Küçük bir köy resmedilmişti öyküde. Bu dolmuş hiç yakışmıyor.
“Her Şeyden Önce Terziydim” öyküsünde anne-kız, karı-koca, baba-kız iletişimsizliği hissediliyor ama bu öyküde bir şeyler eksik gibi geldi bana. Bir oturmamışlık var. Baba; sinirli, anlayışsız ve hatta yobaz gibi tanıtılıyor. Şiddet uyguladığı belirtiliyor. Evde otoriter biri, korkulan aynı zamanda. Tüm bunlara rağmen “vurması bir sinek ısırığı kadar acıtmıyor” ifadesi bu tezatlık oluşturuyor. Kız; okumuş, öğretmen. Olgun olması gerekiyor, öyle bekleniyor ama “kaçarım” diyor. Ayrıca annesinin terzi olmasından utanıyor. Burada, tam da bu kız ile babada yanlış bir şeyler var. Ya kız okumamış olsaydı ya da baba aşırı despot olsaydı.
Kitabın son öyküsünü okuyunca verdiğim tepki ise aynen şuydu: Ne yani tüm bu öykü nalburun o son cümlesindeki gerçek için miydi?
Süreyya karısına hiç çiçek almıyor!
Mustafa Bostan
Yorumlar
Yorum Gönder