Yine Bir Pazartesi

Çapak tutmuş gözlerimi yıkamadan önce mesanemi boşalttım. Salto Angel şelalesi gibi akan çişim bitmek bilmedi. Hesabını tutmadan içtiğim biralar şişede durduğu gibi durmadı yine. Oluk oluk boşaldı içimden. Kafamın içinde yer eden düşünceler de beraberinde akar gider diye ümit ettim hep. Ama bu hiçbir zaman mümkün olmadı. Yine de pes etmedim ve içmeye devam ettim. Bu istikrarım sonucu koca bira göbeği peyda oldu çelimsiz vücudumda. Düşüncelerse olduğu yerde durmaya devam etti. Azalmadan, artarak, güçlü birer kıskaç gibi canımı yakarak. Koca, kıllı göbeğimi çişli ellerimle kaşıdıktan sonra şofbeni açtım. Günlük rutinim belliydi. Önce mesanemi boşaltıp yüzümü yıkardım. Ardından pis ellerimle göbeğimi delecekmiş gibi kaşır, sonrasında dayanılmaz sıcaklıktaki suyun altına ilişiverirdim. Duş alırken ıstakozlar gibi acı çekmeyi severdim. Otuz sekiz yıllık hayatımda yapabildiğim en iyi şey buydu. Acı çekmek. Kazara mutluluğa erişecek olsam onu da elime yüzüme bulaştırır, alışık olduğum karamsar duyguları saklandığı köşesinden çıkarırdım.

Duştan alma merasimim bitmişti. Koltuk altımdan burnuma yine aynı koku çarptı. Birbirine dolanıp yumak halini alan kıllarımın içinde bir ceset yaşatıyordum sanki. Havluyla kurulanmaya gerek duymadan sararmış banyo fayanslarını adımladım. Olduğumdan çok daha büyük gösteren yüzümü görebilmek için aynanın karşısına geçtim. Buhar her tarafı kaplamış, aynada yansımamı görebileceğim tek bir boşluk bile bırakmamıştı. Sert ve düzensiz hareketlerle buharı sildim. Aynada gördüğüm adam kimdi? Ruhunu içimde taşıdığım bu surata yabancıydım. Ona ulaşmak istiyor, bana yaşattığı bu acının hesabını sormak için can atıyordum. Sisli camın üstüne okkalı bir yumruk indirdim. Ayna tuzla buz oldu. Yüzüme aval aval bakan yaşlı suratı cam parçalarının arasından göz ucuyla yokladım. Sanki canı hiç yanmamış gibi boş gözlerle süzüyordu beni. Avucumun içinde biriken kan, parmak uçlarımdan lavabonun giderine doğru yol aldı. Damladı, damladı, damladı… Sıcacıktı. İçimdeki sıcaklığı kusuyor, soğuyor, üşüyordum. Bu his bir nebze de olsa içimi ferahlattı. Ayaklarımın ucuna yuvarlanmış ayna parçalarının birinde yine o yaşlı adamı gördüm. Boş bakışları silinmişti. Arzuladığı oyuncağa kavuşmuş, hınzır bir çocuk edasıyla süzüyordu beni.

Bu şımarıklığa daha fazla katlanamayacağımı düşündüğüm anda telefon çaldı. Pazartesi olmalıydı. Diğer günler telefonun çaldığına rastlamak güçtü. Annem beni hafta başında aramayı bir ritüel haline getirmişti. Önceleri beni merak ediyor, yalnızlığın bana iyi gelmeyeceğini defalarca yineleyip duruyordu. Halimi hatırımı sorduktan sonra kuracağı cümle hiç değişmezdi. ‘’Eve gel.’’ Bunca zaman yaşadığım bu evi bırakıp gerisin geri geçmişime dönmemi istiyordu benden. Ancak ben 16 yıl önce o evden ayrılan ergen çocuk değildim. Bana neyin iyi gelip neyin iyi gelmeyeceğini gayet iyi biliyordum. Artık büyüdüğümü belli eder bir şekilde anneme direniyor, sakinliğim ve kararlılığımla onu yıldıracağım günü hayal ediyordum. En nihayetinde hayallerime kavuştum. Eğer ki bu ısrarında devam edecek olursa beni tamamen kaybedeceğini anladı ve beyaz bayrağı çekti. Şimdilerde merak ediyorsa da bunu belli etmiyor, yalnızlığımdan dem vurmuyordu. Ancak yine de anne olmanın verdiği içgüdüyle pazartesi günleri beni aramaktan kendini alıkoyamıyordu. 

‘‘Nasılsın Faruk?’’

‘‘İyiyim, oldukça iyi.’’ 

Sessizlik. Onların halini hatırını sormayacağımı anlayınca konuşmaya devam etti.

‘‘İi, iyi olmana sevindim. Bizleri merak edecek olursan -sitemli bir iç çekiş- bizler de iyiyiz demek isterdim ama bunu söylemek pek mümkün değil.’’

Benden gelecek sesi soluğu bekliyordu. Bense soru sormak istemiyordum. Karşılığında alacağım cevabı bilmiyordum ama duyacaklarımın iyi olmayacağı aşikârdı. Yine de duraksadım ve istediği tepkiyi verdim,

‘‘Hayırdır, ne oldu?’’ Daha karşıdan yanıt gelmeden içim sıkılmıştı. Fırsatım olsaydı ağzımdan çıkan kelimeleri bir çırpıda siler atardım. Ya da zamanı geri sarar bu telefonu hiç açmadan hayatıma devam ederdim. Ama artık çok geçti. Karşıdan bir süre ses gelmedi. En nihayetinde annemin burnunu temizlediğini duydum. Ağlıyordu. İçimde yıllar önce duyduğum telaşın kıpırtıları vardı.

‘‘Anne?’’

‘‘Buradayım evladım, buradayım.’’ Boğazını temizledi. Sesi ağlamanın etkisiyle çok derinden geliyordu. Dediklerini seçebilmek için telefona dikkat kesildim. 

‘‘Baban… Babandan perdeleri takmasını istemiştim. O gün de pek hali yoktu.’’ Anlatırken hıçkırıklara boğuluyor, dili edeceği kelimelere dönmüyordu. ‘‘Neyse kırmadı beni sağ olsun, zaten dediklerimi iki ettiği de olmadı hiç.’’ Cümlelerin sonunu getirmeden ağlamaya koyuluyordu. Arada bir sessizliğimi bozuyor, onu dinlediğimi gösterir biçimde anneme sesleniyordum.

‘‘Evet anne, sonra ne oldu?’’ 

‘‘Sonra perdeyi asmak için mutfaktan bir sandalye çekmiş kendine ama kör olası sandalye de kenardan kırık çıkmasın mı? Dağ gibi adam gözlerimin önünde yere devrildi! Kafasının kenarını da orta sehpaya çarptı düşerken. Ah oğlum ah oğlummmm, bu benim suçum evladım!’’ 

Annemin babamı bu kadar sevdiğini bilmiyordum. Bu sevmek miydi yoksa otuz yılı aşkın sürenin yarattığı alışkanlık mıydı? Bildiğim tek şey annem kahroluyordu. Onu teselli etmem gerektiğinin farkındaydım ancak ne ona ne kendime olan kızgınlığımı bir türlü üzerimden atamıyor, iyi sözler edip annemin içini soğutamıyordum. Kendi içim henüz soğumamışken bir başkasının içini nasıl soğutabilirdim ki? Kahrolmanın en büyüğünü sekiz yıl önce ben yaşadım. Kendi sürdüğüm arabayla karımın ölümüne sebep olduğum kazayı unutamıyordum.

Yine bir pazartesiydi ve yine annemin halimizi hatırımızı sormak için aradığı bir gündü. Telefonu ben açmıştım. Annem birkaç dakika sonra benim suskunluğumdan sıkılınca Gizem’i -karımı- telefona çağırdı. Tahmin ettiğimden çok daha iyi anlaşıyorlardı. Gizem telefonda gülüyor, o güldükçe dudağının sol yanında çizgisi beliriyordu. Bayılıyordum o çizgiye, hep gülsün istiyordum. Gizem telefonu kapattığında yüzünde geçmesini istemediğim o gülümsemeyle yanıma yaklaşmış, hiç beklemediğim bir anda sağ yanağıma bir öpücük kondurmuştu. Annem o akşam bizi yemeğe davet ediyordu. Gizemse ‘‘Ne olur gidelim.’’ demek yerine beni öpücüklere boğuyor, arada bir muziplik yapıyor, en nihayetinde gönlümü çalıyordu. Anneme gidip akşam yemeğimizi yiyecek, hoş sohbet edecek, tembellik edip eve dönecektik. Hava soğuktu. Kar yoktu ancak geceden yağmur yağmış, ayazdan dolayı yollar buz kesmişti. Arabaya bindiğimizde içime bir sıkıntı girdi. Gizem’e baktım. Dudağının sol yanında taşıdığı çizgiyle gayet mutlu görünüyordu. El frenini indirdim, marşa bastım ve yola koyulduk. Mümkün olduğunca yavaş ilerliyordum. Annemlere çok az kalmıştı. Atlatmamız gereken son virajda gözlerimizi kamaştıran bir ışıkla üzerimize doğru gelen arabayı fark ettim. Gizem çığlık atmaya başladı, bense ne yapacağımı bilmez bir halde direksiyonu üzerimize gelen aracın zıt yönüne kırdım. Gerisini hatırlamıyordum. Gözlerimi açtığımda ‘‘Karın öldü.’’ dediler. Bu onlar için ‘‘Günaydın’’ demek gibi bir alışkanlıktı. Annem ağlayarak yanıma koştu, işte o an yaşadıklarımın kâbus olmadığını anladım. Şoka girmiştim; ne konuşuyor, ne ağlıyor, ne yemek yiyordum. Yaptığım tek şey nefes almaktı. Bir hafta sonra hastaneden çıktığımda eve koşmak, tüm olanları tek tek Gizem’e anlatmak istiyordum. Annemin acı dolu suratını gördüğümde işte o zaman karımın öldüğü düşmüştü aklıma yeniden. Bu suçu annemle bir kendi üstüme yük ettim. ‘‘Annem o gece bizi çağırmasaydı… Ben direksiyon hâkimiyetini kaybetmeseydim…’’  düşüncesinden bir türlü kurtulamıyordum. Annemi bir daha görmek istemedim, o acı dolu suratı görmeye tahammülüm yoktu. Beni hastaneden eve bıraktıklarında ‘‘Bir daha görmeyeyim sizi.’’ diyebilmiştim. Gözlerimi açtıktan sonra ettiğim ilk cümle bu oldu. Ve onları bir daha görmedim. Annem bana ulaşmak için tüm yolları deniyordu, babamsa onun kadar büyük çabalar sarf etmeden durumu kabullenmişti. Yine de onları sekiz yıl içinde bir daha görmemiş, bir suçluyu tamamen olamasa da kısmen hayatımdan çıkarabilmiştim. Peki ya kendimden nasıl kurtulacaktım? Kendi suçumdan nasıl arınacaktım? Yaşamak benim için bir cezaydı ve ben kendimi bu cezaya mahkûm ettim. 

‘‘Faruk, sana diyorum oğlum!’’ diye bir feryat koptu telefonun ucundan. ‘‘Tamam, bana kızgınsın belki. Hala geçmedi bu öfken. Ama babanın ne suçu var oğlum? Gelip görsen ne olacak? Belki de bu, bu son görüş…’’ Yine cümleyi tamamlayamadan ağlamaya başladı. Bir süre daha sustum. Sekiz yıl sonra bu şekilde görüşeceğimizi aklımın ucundan geçirmezdim. Derin bir nefes aldım. ‘‘Hangi hastanedesiniz?’’ sorusu çıkıverdi ağzımdan. Bunu kendimden beklemiyordum. Annem de bunu benden beklemiyor olacak ki ne diyeceğini bilemeden uzun bir sessizliğe büründü. Hemen sonra ağlamaklı sesiyle hastanenin ismini söyledi bir çırpıda. Vazgeçeceğimden korkuyordu. Bir şey söylemeden telefonu kapatmaya yeltendiğim anda ‘‘Teşekkür ederim.’’ dedi. ‘‘Senin bir suçun yok.’’ diyecek oldum. Gözüm saate ilişti. Acaba hastaneye giden otobüs kaçta kalkıyordu? Uzun süredir tekel ile ev arasında dokuduğum mekiğin dışına çıkmamıştım. Telefonu kapattıktan sonra üstümü değiştirmek için hızlıca odaya koştum. Koca, kıllı göbeğimi kaşıyacak oldum yeniden. Kana bulanmış elim çarptı gözüme. ‘‘Hastaneye gitmem iyi olacak.’’ dedim. ‘‘Gitmişken elimi de pansuman ettiririm.’’ Kirli sepetinden avuçladığım ilk kıyafetleri üstüme geçirip aceleyle evden çıktım.  Otobüse yetişmek için hızlı adımlarla durağa doğru ilerliyordum.

Yorumlar