Bir uçurum. Bir uçurum ki sanki dünyanın en güzel hüznünün içine yansıdığı bir manzarayı sunuyor. Burada en güzel en sahici hayaller kurulabilir, kurulan bütün hayallere son da verilebilirdi. Öyle bir uçurum ki sanki dünyanın son durağı, ömür yolunun son çıkmaz sokağıydı. Uçurumun hemen altında belki bin yıllık çınar ağacı dallarını uzatmış gökyüzüne. Sanki hala umudu var, sanki hala hayatı yaşamaya ya da yaşatmaya hevesli birkaç yeşil yaprağıyla tutunuyor uçuruma. Bu manzaradaki tek eksik renk kırmızıydı. Manzaradaki eksikliği tamamlamak istercesine kırmızılı bir kadın aheste adımlarıyla uçurumun en uç noktasına doğru sanki dikenli bir hayatın üzerine basa basa yürüdü. Uçurumun en tehlikeli yerindeki beklentisiz ve telaşsız duruşuyla; gözlerini, içi yanana dek hiç ayırmadan, batmakta olan güneşe dikti. Güneşin son ışıklarını içine sığdırdı. Sanki son vedaydı; sakin, kimsesiz, yalın ve yalnız bir veda. Dünyadan ve zamandan habersizce. Kadının içindeki güneş alevleri, dışındaki ise metrelerce aşağıdaki kayalıklara vuran mavi dalga seslerinin savurganlığıydı. Bütün karmaşaya son verme çabasıydı ya da içindeki alevleri dışarıdaki yaşam fırtınasıyla söndürme çabasıydı, rüzgarda salınan etekleriyle durduğu uçurumun kenarındaki hikayesi. Her insanın içi muhakkak yanardı ama az ama çok, öldürene kadar ya da süründürene… Sessiz ve derinden ya da çığlık çığlığa bir yüzeysellikte… Kime sorsan en büyük dert onundu. Ancak hiçbir dert uçurumun kenarına kırmızılar içinde gelen patlamış dolgun dudakların suskunluğu kadar derin olamazdı. Öpülmekten olsa gerek bu dudağına yerleşen hüzünlü kırmızı. Öpülmekten başkası yakışır mı kırmızı bir kadının dudaklarına? Hüznü de öpülmeli sevinci de oysa…
Gözlerimle bir denize dalar gibi derinlerine daldığım veda manzarasında; iç sesim susmuyor, bu defa bağırarak konuşuyor ve mecburen duyuyordum; “Kadını izlerken düşüncelerimle kendimi nasıl da kandırıyorum. Kadının hak ettiğini düşündüğüm sevgiyi ben hiç verebilmiş miydim başka renkte, herhangi bir kadına? Yoksa ben de sevdiğim, sevdiğimi zannettiğim her kadını uçurumun kenarına sürüklemiş miydim? Şimdi bu içinde fırtınalar koparan sessizliğiyle dünyayla vedalaşan kırmızı kadını kurtarabilir miydim? Yoksa başka bir uçuruma sürükler miydim?” derin bir nefesle iç sesimi susturdum. Bu sefer dış sesim konuşmaya başladı ve kendi kendime; “Bir hayat ne olursa olsun kurtarılmayı hak eder.” diyerek kırmızılı kadına seslendim. “Yapma.” Oturduğum ağacın altından kalktım ve bir adım attım. Daha fazla yaklaşmaya cesaret edemedim. Kadın, niyetinin sadece manzara izlemek olduğunu ispatlarcasına rüzgarda yüzünü kaplayan uzun siyah saçlarını düzeltti. Ne söylemek istediğimi anlamamış gibi yavaşça başını bana doğru çevirdi, patlamış kırmızı dudağıyla ufak bir tebessümü bana çok görmedi. Belki de dünya üzerinde son gülümseyişi olduğunu düşünerek çekinmeden gözlerimin içine baktı. Bu bakış belki onu ölümden döndürür belki beni ölüme götürür. Bu haliyle bile beni kendine doğru görünmez iplerle çekmeyi başarabiliyordu. Kara gözlerindeki ışıl ışıl parlayan çaresizlik dünyanın bu güzel manzarasına haksızlık ediyordu. Aslında bu haksızlık; öylesine genç ve öylesine güzel olmasındandı. Burada insan mutlu olmalıydı ve en çok özgür. Özgürken insan mutludur, ruhunun derinliklerindeki bağlanmış ipleri çözüldüğünde, dört nala koşan atlar gibi sınırsız bir huzurla yaşamayı yeniden sever, yaşamı yeniden kabullenir. Çaresizlik damarlarına işlemiş, zamanda kaybolmuş kırmızılı kadına son bir seçim yapma şansı sunmuştu sesim. Oysa bir adım daha atsa tamamen özgürdü. Bir adım daha atsa pes edecekti yaşamaktan.
Ben ise tebessümüne sığınarak; “Bekle.” dedim. Yine sanki uçurumun kıyısında duran o değilmiş gibi; “Ne demek istiyorsun?” dedi utanarak. Hayatta herkesi hissetmediği, düşünmediği şeylerle kandırdığı belli oluyordu. Yazık, hiç kendi olmamıştır, olamamıştır. Mesela bir kere bile mutsuzum, yalnızım diyememiştir, belki de dünyadaki haksızlıklara duyarlı olsa da bir kere bile çıkıp bağıramamıştır. Sevilmemekten, önemsenmemekten korktuğunu eşiğinde olduğu intiharı bile saklamaya çalışmasından anlamıştım. Hala korkuyor olması usul usul kalbime bu vedaya hazır olmadığı sinyallerini veriyordu. Ancak yerinden de kımıldamıyordu. Ben de kımıldamıyordum. Issız bir uçurumda bir kırmızı kadın ve bir siyah adam öylece duruyorduk. Bizi kurtaracak tek şey sözcüklerin gücüydü. “Bak sana ne anlatacağım; Ben neden buradayım biliyor musun? Sevgilim beni ona dokunamıyorum diye terk etti. Neden biliyor musun? Hastayım, insan etine dokunamıyorum. Şimdi sana önerebileceğim tek kurtuluş yolu sözcüklerdir, sözcüklere tutunmalısın. Sadece konuşabilirim seninle. Elimi uzatamam, elini tutamam. Beni anlıyor musun?”
“Anlamıyorum. Ben bu hayatta hiçbir şeyi anlamıyorum.” diye haykırdı, dünyanın sanki en büyük boşluğu olan uçuruma.
“Anlamalısın, hayat her şeye rağmen yaşamaya değer.” dediğimde bir süre durdu. Sanki uzun süredir unuttuğu bir şey birden aklına gelmiş gibi gözleri parladı. Sözcüklerimin ile yaradığını düşündüm o anda. Birkaç dakika sonra bu parıldayan sessizliği bozdu.
“Sen de mi hayatla vedalaşmaya geldin?” diyerek nihayet vedasını kabul etti.
“Hayır, canım sıkkın olunca hayata yeniden başlamaya hep buraya gelirim. Sen de şimdi yeniden başlayabilirsin.”
“Çok zor. Hayat öyle zor, insanlar öyle kötü, öyle fena ki, bir çıkış yolu bulamıyorum.”
“İstersen birlikte buluruz. Sen yeter ki iste. Kalbini dinle ben inanıyorum ki bu senin sonun değil başlangıcın. Daha özgür daha aşmış bir şekilde hayatına devam edeceksin. Hem o zaman mutluluğu da hissedeceksin.”
“Birlikte mi? Seninle mi? Sen daha elimi bile tutamıyorsun.” Alaycı bir tavırla gülerek, öyle küçümsedi ki kendimi yerde gezinen ve bilmeden üzerine basılan bir karınca gibi hissettim. Ama haklıydı. Gülüşünden ayağını, karınca bedenimin üzerinden kaldırdı ve hala yaşıyordum. Derin bir nefes aldım.
“Galiba haklısın, kendin için dene o zaman yaşamayı, bu yaşama inat mutlu olmayı dene, sevmeyi dene sevilmeyi dene, yeniden…”
“Bir şartım var o zaman.” diyerek elini uzattı. “Elimi tut ve hiç bırakma. Beni kurtar ama öldürme. Beni sev ama incitme. Şimdi uzat elini ben de sana sevmeyi, dokunmayı, hissetmeyi öğreteceğim. Sen beni kurtar, ben de seni.”
Bu benim şansım olabilirdi. Belki de bir insan, hem hayatı hem bu hastalığı yenebilirdi, beynimdeki bu yetersiz hücreleri yok edebilir ve hatta beni de normal bir insana dönüştürebilirdi. Elini uzatmış yüzüne yerleştirdiği ince tebessümle bana bakıyordu. Tebessümü gözlerinden akan yaşları engellemeye yetmiyordu. Benim gözlerim ise kanayan kırmızı dudağındaydı. Bu kan durmalıydı, bir öpüşle, bir sevişle. Gözlerimi kapattım, elimi ağır ağır yukarı kaldırarak bir adım attım. Bir adım daha atsam, işte elleri orada; beni, kurtarılmayı bekliyor. Elime bir sıcaklık değdi gözlerimi yavaşça açtım. Ellerimiz tutuştu. Nihayet ikimizde kurtulduk, birbirimize tutunduk.
Bir gün, bir ay, bir sene… Elleri elimde zaman akıp geçti. Kalbimde sıcak sevgisi, düşlerimde ise kırmızısı hiç eksilmedi. Alıştık, tutunduk birbirimize. Hayata tutunabildik mi? Onu tam çözemedim. Kim tutunabilmiş ki duvardaki bir örümcek gibi hayata. Hep bir düşüş bir parçalanış muhakkak sızıyor yaşama. Buna rağmen yeniden yaşamaya başlamak marifetlerin en yücesi olmalı.
Tam bir sene sonra aynı uçuruma geldik. Bir seneyi dolduran sevgimizi kutlamak için aynı sahnedeydik. Uçurumun kenarına yürüdük, elimizde iki kadeh şarap, o kırmızı kadın ben siyah adamdım yine. Birbirimize baktık, uzun uzun. Bitmeyen bir bakışma, soru dolu, sorgu dolu bir bakışmaydı bu. “Oldu mu bu hayat?” dercesine bir bükük dudak, bir titreyen bakıştı gözlerime değen. İstediği gibi olmadığı belliydi. Tam zamanıydı; “Tam bir sene önce neden buradaydın?” hep merak etsem de bir türlü soramadığım o soruyu şimdi soruyordum. O ise hiç şaşırmadan cevap verdi.
“Ben de ne zaman soracaksın diye merak ediyordum. Hazır mısın?” Delice bir kahkaha atarak devam etti. “Sen sandığından daha da hastasın, çift kişiliklisin aynı zamanda. Biri dokunamayan nazik adam diğeri can yakmaktan çekinmeyen bir manyak. O gün buraya birlikte gelmiştik. Sen beni yanımızdan geçip bana bakan birinden kıskanıp bana acımasızca saldırmıştın. Ben de bulduğum odun parçasıyla kafana vurmuştum ve bayılmıştın o ağacın altında. Ben ise senden tek kurtuluşumun ölmek olduğunu düşünerek uçurumun kenarına gittim. Dudağımdaki kan senin eserindi, bu hayat senin eserindi. Sonra bir mucize oldu; hafızan ve kötü olan yanın o darbeyle yok oldu. Öyle sandığım için bir şans daha verdim sana ve aşka. Beni hatırlamıyordun ama kötü adam geçen gün geri döndü. Bana işkenceler yapıp gitti. İnandığım mucize sona erdi. Yaşarken senden kurtulmamın imkansız olduğunu anladığım için yine buraya gelmek istedim. Şimdi ise başa döndük. Benden bu kadar.” derken daha önce hiç sezmediğim bir kararlılıkla gözlerini üzerimde gezdiriyordu. Ruh halini anlamama imkan yoktu; göğsündeki kara bulutlara esir olmuş sevgiyle nefretin harmanladığı bakışlarından taşan gözyaşındaki hüzünde sanki biraz da korku vardı. Benden ve daha çok kendinden korkuyordu. Yaşamaktan ya da yaşayamamaktan korkuyordu.
Ben ise düşünmeden tuttuğum elini iyice sıkarak “Elini tuttum bir kere, asla bırakmayacağım.” diye haykırırken her şey aklımda bir bulmaca gibi çözüldü, sonu olmayan bir hastalıktı bu. Belki de aşk; bir yaşamak hastalığıydı.
Bütün kadehi dikti ve kadehi uçuruma attı. Ardından ben de şarabın hepsini içerek kadehi fırlattım. Artık ne olacaksa olacaktı. Ben o kırmızının esiri kadınla ölmeye de hazırdım. Önce kadehler veda etti yaşama. Ardından el ele tutuşup biz de veda ederiz diye düşünürken; hıçkırıklarla kesilen sesinden duyduğum son sözler; “Senden kurtulmamın tek yolu bu, beni affet…” oldu. Elini elimden tasmasından kurtulup aniden özgürleşen bir köpek gibi kurtardı ve beni uçurumdan aşağıya itti. Tek düşündüğüm eliydi ve son anda diğer elini tekrar yakaladım. İşte o anda gözlerinde kalan tek his siyah bir korkuydu. Aslında onu da kurtarıyordum, anlamıyordu.
Uçurumdan kendimizi ömrün en ferahlatıcı yolculuğuna çıkartırcasına bıraktık. Belki bir son belki bir başlangıçtı. Çünkü uçurumun altından sarkan çınar ağacının dallarına tutunmuştu. Bir eli, umutlu çınar ağacının dalını, diğer elini de benim elim, sıkıca kavramış, öylece manzaraya karışmıştık. Alabildiğince mavi, alabildiğince özgür, alabildiğince ferah deniz kokulu manzarada ellerimiz hala tutuşuyordu. Elini tutmuştum bir kere, asla bırakmayacaktım.
Gözlerimle bir denize dalar gibi derinlerine daldığım veda manzarasında; iç sesim susmuyor, bu defa bağırarak konuşuyor ve mecburen duyuyordum; “Kadını izlerken düşüncelerimle kendimi nasıl da kandırıyorum. Kadının hak ettiğini düşündüğüm sevgiyi ben hiç verebilmiş miydim başka renkte, herhangi bir kadına? Yoksa ben de sevdiğim, sevdiğimi zannettiğim her kadını uçurumun kenarına sürüklemiş miydim? Şimdi bu içinde fırtınalar koparan sessizliğiyle dünyayla vedalaşan kırmızı kadını kurtarabilir miydim? Yoksa başka bir uçuruma sürükler miydim?” derin bir nefesle iç sesimi susturdum. Bu sefer dış sesim konuşmaya başladı ve kendi kendime; “Bir hayat ne olursa olsun kurtarılmayı hak eder.” diyerek kırmızılı kadına seslendim. “Yapma.” Oturduğum ağacın altından kalktım ve bir adım attım. Daha fazla yaklaşmaya cesaret edemedim. Kadın, niyetinin sadece manzara izlemek olduğunu ispatlarcasına rüzgarda yüzünü kaplayan uzun siyah saçlarını düzeltti. Ne söylemek istediğimi anlamamış gibi yavaşça başını bana doğru çevirdi, patlamış kırmızı dudağıyla ufak bir tebessümü bana çok görmedi. Belki de dünya üzerinde son gülümseyişi olduğunu düşünerek çekinmeden gözlerimin içine baktı. Bu bakış belki onu ölümden döndürür belki beni ölüme götürür. Bu haliyle bile beni kendine doğru görünmez iplerle çekmeyi başarabiliyordu. Kara gözlerindeki ışıl ışıl parlayan çaresizlik dünyanın bu güzel manzarasına haksızlık ediyordu. Aslında bu haksızlık; öylesine genç ve öylesine güzel olmasındandı. Burada insan mutlu olmalıydı ve en çok özgür. Özgürken insan mutludur, ruhunun derinliklerindeki bağlanmış ipleri çözüldüğünde, dört nala koşan atlar gibi sınırsız bir huzurla yaşamayı yeniden sever, yaşamı yeniden kabullenir. Çaresizlik damarlarına işlemiş, zamanda kaybolmuş kırmızılı kadına son bir seçim yapma şansı sunmuştu sesim. Oysa bir adım daha atsa tamamen özgürdü. Bir adım daha atsa pes edecekti yaşamaktan.
Ben ise tebessümüne sığınarak; “Bekle.” dedim. Yine sanki uçurumun kıyısında duran o değilmiş gibi; “Ne demek istiyorsun?” dedi utanarak. Hayatta herkesi hissetmediği, düşünmediği şeylerle kandırdığı belli oluyordu. Yazık, hiç kendi olmamıştır, olamamıştır. Mesela bir kere bile mutsuzum, yalnızım diyememiştir, belki de dünyadaki haksızlıklara duyarlı olsa da bir kere bile çıkıp bağıramamıştır. Sevilmemekten, önemsenmemekten korktuğunu eşiğinde olduğu intiharı bile saklamaya çalışmasından anlamıştım. Hala korkuyor olması usul usul kalbime bu vedaya hazır olmadığı sinyallerini veriyordu. Ancak yerinden de kımıldamıyordu. Ben de kımıldamıyordum. Issız bir uçurumda bir kırmızı kadın ve bir siyah adam öylece duruyorduk. Bizi kurtaracak tek şey sözcüklerin gücüydü. “Bak sana ne anlatacağım; Ben neden buradayım biliyor musun? Sevgilim beni ona dokunamıyorum diye terk etti. Neden biliyor musun? Hastayım, insan etine dokunamıyorum. Şimdi sana önerebileceğim tek kurtuluş yolu sözcüklerdir, sözcüklere tutunmalısın. Sadece konuşabilirim seninle. Elimi uzatamam, elini tutamam. Beni anlıyor musun?”
“Anlamıyorum. Ben bu hayatta hiçbir şeyi anlamıyorum.” diye haykırdı, dünyanın sanki en büyük boşluğu olan uçuruma.
“Anlamalısın, hayat her şeye rağmen yaşamaya değer.” dediğimde bir süre durdu. Sanki uzun süredir unuttuğu bir şey birden aklına gelmiş gibi gözleri parladı. Sözcüklerimin ile yaradığını düşündüm o anda. Birkaç dakika sonra bu parıldayan sessizliği bozdu.
“Sen de mi hayatla vedalaşmaya geldin?” diyerek nihayet vedasını kabul etti.
“Hayır, canım sıkkın olunca hayata yeniden başlamaya hep buraya gelirim. Sen de şimdi yeniden başlayabilirsin.”
“Çok zor. Hayat öyle zor, insanlar öyle kötü, öyle fena ki, bir çıkış yolu bulamıyorum.”
“İstersen birlikte buluruz. Sen yeter ki iste. Kalbini dinle ben inanıyorum ki bu senin sonun değil başlangıcın. Daha özgür daha aşmış bir şekilde hayatına devam edeceksin. Hem o zaman mutluluğu da hissedeceksin.”
“Birlikte mi? Seninle mi? Sen daha elimi bile tutamıyorsun.” Alaycı bir tavırla gülerek, öyle küçümsedi ki kendimi yerde gezinen ve bilmeden üzerine basılan bir karınca gibi hissettim. Ama haklıydı. Gülüşünden ayağını, karınca bedenimin üzerinden kaldırdı ve hala yaşıyordum. Derin bir nefes aldım.
“Galiba haklısın, kendin için dene o zaman yaşamayı, bu yaşama inat mutlu olmayı dene, sevmeyi dene sevilmeyi dene, yeniden…”
“Bir şartım var o zaman.” diyerek elini uzattı. “Elimi tut ve hiç bırakma. Beni kurtar ama öldürme. Beni sev ama incitme. Şimdi uzat elini ben de sana sevmeyi, dokunmayı, hissetmeyi öğreteceğim. Sen beni kurtar, ben de seni.”
Bu benim şansım olabilirdi. Belki de bir insan, hem hayatı hem bu hastalığı yenebilirdi, beynimdeki bu yetersiz hücreleri yok edebilir ve hatta beni de normal bir insana dönüştürebilirdi. Elini uzatmış yüzüne yerleştirdiği ince tebessümle bana bakıyordu. Tebessümü gözlerinden akan yaşları engellemeye yetmiyordu. Benim gözlerim ise kanayan kırmızı dudağındaydı. Bu kan durmalıydı, bir öpüşle, bir sevişle. Gözlerimi kapattım, elimi ağır ağır yukarı kaldırarak bir adım attım. Bir adım daha atsam, işte elleri orada; beni, kurtarılmayı bekliyor. Elime bir sıcaklık değdi gözlerimi yavaşça açtım. Ellerimiz tutuştu. Nihayet ikimizde kurtulduk, birbirimize tutunduk.
Bir gün, bir ay, bir sene… Elleri elimde zaman akıp geçti. Kalbimde sıcak sevgisi, düşlerimde ise kırmızısı hiç eksilmedi. Alıştık, tutunduk birbirimize. Hayata tutunabildik mi? Onu tam çözemedim. Kim tutunabilmiş ki duvardaki bir örümcek gibi hayata. Hep bir düşüş bir parçalanış muhakkak sızıyor yaşama. Buna rağmen yeniden yaşamaya başlamak marifetlerin en yücesi olmalı.
Tam bir sene sonra aynı uçuruma geldik. Bir seneyi dolduran sevgimizi kutlamak için aynı sahnedeydik. Uçurumun kenarına yürüdük, elimizde iki kadeh şarap, o kırmızı kadın ben siyah adamdım yine. Birbirimize baktık, uzun uzun. Bitmeyen bir bakışma, soru dolu, sorgu dolu bir bakışmaydı bu. “Oldu mu bu hayat?” dercesine bir bükük dudak, bir titreyen bakıştı gözlerime değen. İstediği gibi olmadığı belliydi. Tam zamanıydı; “Tam bir sene önce neden buradaydın?” hep merak etsem de bir türlü soramadığım o soruyu şimdi soruyordum. O ise hiç şaşırmadan cevap verdi.
“Ben de ne zaman soracaksın diye merak ediyordum. Hazır mısın?” Delice bir kahkaha atarak devam etti. “Sen sandığından daha da hastasın, çift kişiliklisin aynı zamanda. Biri dokunamayan nazik adam diğeri can yakmaktan çekinmeyen bir manyak. O gün buraya birlikte gelmiştik. Sen beni yanımızdan geçip bana bakan birinden kıskanıp bana acımasızca saldırmıştın. Ben de bulduğum odun parçasıyla kafana vurmuştum ve bayılmıştın o ağacın altında. Ben ise senden tek kurtuluşumun ölmek olduğunu düşünerek uçurumun kenarına gittim. Dudağımdaki kan senin eserindi, bu hayat senin eserindi. Sonra bir mucize oldu; hafızan ve kötü olan yanın o darbeyle yok oldu. Öyle sandığım için bir şans daha verdim sana ve aşka. Beni hatırlamıyordun ama kötü adam geçen gün geri döndü. Bana işkenceler yapıp gitti. İnandığım mucize sona erdi. Yaşarken senden kurtulmamın imkansız olduğunu anladığım için yine buraya gelmek istedim. Şimdi ise başa döndük. Benden bu kadar.” derken daha önce hiç sezmediğim bir kararlılıkla gözlerini üzerimde gezdiriyordu. Ruh halini anlamama imkan yoktu; göğsündeki kara bulutlara esir olmuş sevgiyle nefretin harmanladığı bakışlarından taşan gözyaşındaki hüzünde sanki biraz da korku vardı. Benden ve daha çok kendinden korkuyordu. Yaşamaktan ya da yaşayamamaktan korkuyordu.
Ben ise düşünmeden tuttuğum elini iyice sıkarak “Elini tuttum bir kere, asla bırakmayacağım.” diye haykırırken her şey aklımda bir bulmaca gibi çözüldü, sonu olmayan bir hastalıktı bu. Belki de aşk; bir yaşamak hastalığıydı.
Bütün kadehi dikti ve kadehi uçuruma attı. Ardından ben de şarabın hepsini içerek kadehi fırlattım. Artık ne olacaksa olacaktı. Ben o kırmızının esiri kadınla ölmeye de hazırdım. Önce kadehler veda etti yaşama. Ardından el ele tutuşup biz de veda ederiz diye düşünürken; hıçkırıklarla kesilen sesinden duyduğum son sözler; “Senden kurtulmamın tek yolu bu, beni affet…” oldu. Elini elimden tasmasından kurtulup aniden özgürleşen bir köpek gibi kurtardı ve beni uçurumdan aşağıya itti. Tek düşündüğüm eliydi ve son anda diğer elini tekrar yakaladım. İşte o anda gözlerinde kalan tek his siyah bir korkuydu. Aslında onu da kurtarıyordum, anlamıyordu.
Uçurumdan kendimizi ömrün en ferahlatıcı yolculuğuna çıkartırcasına bıraktık. Belki bir son belki bir başlangıçtı. Çünkü uçurumun altından sarkan çınar ağacının dallarına tutunmuştu. Bir eli, umutlu çınar ağacının dalını, diğer elini de benim elim, sıkıca kavramış, öylece manzaraya karışmıştık. Alabildiğince mavi, alabildiğince özgür, alabildiğince ferah deniz kokulu manzarada ellerimiz hala tutuşuyordu. Elini tutmuştum bir kere, asla bırakmayacaktım.
Yorumlar
Yorum Gönder