Beşinci sınıfın ilk günü kantinin önünde gördüm seni. Üzerinde sarı bir elbise vardı. Ayağında beyaz ayakkabı. Önce neden önlüğünün olmadığını düşündüm sonra neden benden büyük olduğunu. İki soruya da cevap bulamadım. Sekizinci sınıfa gidiyordun sen. Birçoğumuz için ablaydın. Benim için hayal. Seni ilk gördüğüm o an hiç istemediğim halde simitle ayran almıştım. Ben o parayla okul çıkışı internete kafeye gidecek, Rıfat abilerin oynadığı şu silahlı oyundan oynayacaktım. Hem de bir saat. Annemden de izni kapmıştım. Ama gidemedim. Seni yakından görmek istemiştim. Pişman değilim. İnternet kafe orada duruyordu, bir yere kaçmıyordu sonuçta. Ama seni bir daha göremeyebilirdim. Bir daha hiç okula gelmeyebilirdin. Bir daha o şekerli parfümünü sıkmayabilirdin.
İlk önce en yakın arkadaşım Fuat’a anlattım seni. İlk tenefüste Fuat’la birlikte takip edip sınıfını bulduk. Sonra sıranı. Kumral saçların, kahverengi gözlerin, bembeyaz tenin vardı. Saçların kıvırcıktı. Unutmuyorum. Gülerken gözlerin kısılıyordu. Kirpiklerin dünyanın en güzel şeyi olabilirdi.
Fuat’ta hak verdi bana. Yenge çok güzelmiş dedi. Siktir lan, deyip çaktım kafasına bir tane. Güldü. Senin hakkında en ufak bir yorum bile duymak istemiyordum. O derece sahiplenmiştim hemen. Kalbim nasıl atıyordu anlatamam. Daha önce hiç yaşamamışım gibi geliyordu. Karşı mahalleyle turnuva yaparken son golü attığımda bile bu kadar heyecanlanmamıştım. Futbol hayatımın merkezindeydi o zaman. Sonra sen geldin işte. O zamanlar biraz uzundun benden. Bunu çok dert edeceğini düşünmüyordum. Abimden duymuştum aşk engel tanımazmış. Konuşmayı da düşünmüyordum gerçi. Böyle iyiydim ben. Hayalet gibi dolaşıyordum peşinde. Yanında çoğu zaman kısa boylu, hafif kilolu, adını tesadüfen öğrendiğim kız oluyordu. Sedef. Senin adını ilk bir hafta öğrenemedim. İkinci haftanın ilk günü, yani pazartesi okul çıkışı yanına yaklaşan bir çocuk seslenmişti sana. Buse demişti. Adını duyduğum an zaman durmuştu benim için. Ellerim, ayaklarım titremişti. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi hissettim. Hızla eve gitmiş, çantamdan bir tükenmez kalem çıkarıp koluma adını yazmıştım.
Cumartesi günü sabahı zil çaldı. Annem açtı kapıyı. Fuat, dedi, seni soruyor. Telaşlıymışsın. Seni görmüş. Eski parkın oradaymışsın. Çabuk, dedi, gidelim. Gittik. Çok güzeldin. En ufak ayrıntına kadar hatırlıyorum ama anlatmayacağım. İki yanındaki bankın arkasındaki ağacın dibine oturduk Fuat’la. Birini bekliyordun. Saatine bakıyordun sürekli. Fuat, düğüne gideceğini ve anneni beklediğini söyledi. Bildiğinden değil. Tamamen tahmin etmişti. Bence sadece oturuyor zaman geçiriyordun. Belki de benim buralarda oturduğumu öğrenmiştin ve sırf seni görebileyim diye gelmiştin. Beni gördüğüne emin olmak için önünden iki kez geçtik. Bir kez göz göze geldik. Tamam, dedim benim için gelmiş. Baktı bana. Uzun baktı. Başka ne anlamı olabilirdi? Fuat’ta onayladı beni. Ağacın dibine oturduk yine. Ona kadar sayacaktık, eğer kafanı çevirip bana bakarsan, sen de beni seviyorsun demekti. Saydım. Dokuzuncu saniyede kafanı çevirip baktın. Yine göz göze geldik. Sevinçten ne yapacağımı bilemedim. Bağırmamak için yumruğumu ısırıyordum. Beş dakika geçti geçmedi yanına biri geldi. Bir kız. Buse’ye göre biraz daha uzun, biraz daha iyi ve biraz daha büyük. Kan kırmızı ruj sürmüştü. Sarıldınız. Sıkı sıkı. Sonra el ele tutuşarak yürümeye başladınız. Fuat’la birbirimize baktık. Ne olduğunu anlamamıştık. Takip etmeye karar verdik. Siz birkaç adım daha attıktan sonra takibe başladık. İki sokak geçtik. Üç. Bir cadde geçtik. İki. Şişko Ferhat’ların oturduğu evin oraya geldik. Buradaki boş arsada daha önce iki kez maç yapmış, yenilmiştik. Hem de ne yenilmek! Kaç fark atmışlardı hatırlamıyorum ama o zamanlar baya konuşulmuştu. O arsa hala boştu. Kimse yoktu. Sizde oraya geçtiniz. İki ağacın arasına oturdunuz. Biz de arsanın diğer ucunda. Sonra öptün o kızı. Bacaklarını okşadın. Fuat’la karşılıklı sustuk. Birden ayağa fırladım. Ağlayarak eve kadar koştum. Nefesim odamda bitti. Annem ne olduğunu sordu. Konuşmadım. Bir süre başımı yastıktan hiç kaldırmadım.
Uyumuşum. Uyandığımda iki saat geçmişti. Annem evde yoktu. Evde kimse yoktu. Muhtemelen annem komşuya kadar geçmişti. Abimse sokakta arkadaşlarıyla top oynuyor olmalıydı. Kendime gelmek için lavaboya gidip elimi yüzümü güzelce yıkadım. Sonra kendimden emin bir şekilde annemlerin odasına geçtim. Makyaj masasının önüne oturdum. Annemin gözü gibi baktığı rujlardan kırmızı olanını alıp dudağıma sürdüm.
İlk önce en yakın arkadaşım Fuat’a anlattım seni. İlk tenefüste Fuat’la birlikte takip edip sınıfını bulduk. Sonra sıranı. Kumral saçların, kahverengi gözlerin, bembeyaz tenin vardı. Saçların kıvırcıktı. Unutmuyorum. Gülerken gözlerin kısılıyordu. Kirpiklerin dünyanın en güzel şeyi olabilirdi.
Fuat’ta hak verdi bana. Yenge çok güzelmiş dedi. Siktir lan, deyip çaktım kafasına bir tane. Güldü. Senin hakkında en ufak bir yorum bile duymak istemiyordum. O derece sahiplenmiştim hemen. Kalbim nasıl atıyordu anlatamam. Daha önce hiç yaşamamışım gibi geliyordu. Karşı mahalleyle turnuva yaparken son golü attığımda bile bu kadar heyecanlanmamıştım. Futbol hayatımın merkezindeydi o zaman. Sonra sen geldin işte. O zamanlar biraz uzundun benden. Bunu çok dert edeceğini düşünmüyordum. Abimden duymuştum aşk engel tanımazmış. Konuşmayı da düşünmüyordum gerçi. Böyle iyiydim ben. Hayalet gibi dolaşıyordum peşinde. Yanında çoğu zaman kısa boylu, hafif kilolu, adını tesadüfen öğrendiğim kız oluyordu. Sedef. Senin adını ilk bir hafta öğrenemedim. İkinci haftanın ilk günü, yani pazartesi okul çıkışı yanına yaklaşan bir çocuk seslenmişti sana. Buse demişti. Adını duyduğum an zaman durmuştu benim için. Ellerim, ayaklarım titremişti. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi hissettim. Hızla eve gitmiş, çantamdan bir tükenmez kalem çıkarıp koluma adını yazmıştım.
Cumartesi günü sabahı zil çaldı. Annem açtı kapıyı. Fuat, dedi, seni soruyor. Telaşlıymışsın. Seni görmüş. Eski parkın oradaymışsın. Çabuk, dedi, gidelim. Gittik. Çok güzeldin. En ufak ayrıntına kadar hatırlıyorum ama anlatmayacağım. İki yanındaki bankın arkasındaki ağacın dibine oturduk Fuat’la. Birini bekliyordun. Saatine bakıyordun sürekli. Fuat, düğüne gideceğini ve anneni beklediğini söyledi. Bildiğinden değil. Tamamen tahmin etmişti. Bence sadece oturuyor zaman geçiriyordun. Belki de benim buralarda oturduğumu öğrenmiştin ve sırf seni görebileyim diye gelmiştin. Beni gördüğüne emin olmak için önünden iki kez geçtik. Bir kez göz göze geldik. Tamam, dedim benim için gelmiş. Baktı bana. Uzun baktı. Başka ne anlamı olabilirdi? Fuat’ta onayladı beni. Ağacın dibine oturduk yine. Ona kadar sayacaktık, eğer kafanı çevirip bana bakarsan, sen de beni seviyorsun demekti. Saydım. Dokuzuncu saniyede kafanı çevirip baktın. Yine göz göze geldik. Sevinçten ne yapacağımı bilemedim. Bağırmamak için yumruğumu ısırıyordum. Beş dakika geçti geçmedi yanına biri geldi. Bir kız. Buse’ye göre biraz daha uzun, biraz daha iyi ve biraz daha büyük. Kan kırmızı ruj sürmüştü. Sarıldınız. Sıkı sıkı. Sonra el ele tutuşarak yürümeye başladınız. Fuat’la birbirimize baktık. Ne olduğunu anlamamıştık. Takip etmeye karar verdik. Siz birkaç adım daha attıktan sonra takibe başladık. İki sokak geçtik. Üç. Bir cadde geçtik. İki. Şişko Ferhat’ların oturduğu evin oraya geldik. Buradaki boş arsada daha önce iki kez maç yapmış, yenilmiştik. Hem de ne yenilmek! Kaç fark atmışlardı hatırlamıyorum ama o zamanlar baya konuşulmuştu. O arsa hala boştu. Kimse yoktu. Sizde oraya geçtiniz. İki ağacın arasına oturdunuz. Biz de arsanın diğer ucunda. Sonra öptün o kızı. Bacaklarını okşadın. Fuat’la karşılıklı sustuk. Birden ayağa fırladım. Ağlayarak eve kadar koştum. Nefesim odamda bitti. Annem ne olduğunu sordu. Konuşmadım. Bir süre başımı yastıktan hiç kaldırmadım.
Uyumuşum. Uyandığımda iki saat geçmişti. Annem evde yoktu. Evde kimse yoktu. Muhtemelen annem komşuya kadar geçmişti. Abimse sokakta arkadaşlarıyla top oynuyor olmalıydı. Kendime gelmek için lavaboya gidip elimi yüzümü güzelce yıkadım. Sonra kendimden emin bir şekilde annemlerin odasına geçtim. Makyaj masasının önüne oturdum. Annemin gözü gibi baktığı rujlardan kırmızı olanını alıp dudağıma sürdüm.
Yorumlar
Yorum Gönder