Tuhaf'iye

Kış iyice bastırmış, yeryüzünü gri dumanlı, yoğun bir örtü kaplamıştı. Her sabah gibi o sabah da erkenden kalkmış önce sobayı yakmıştı. Uzak şehrin ışıklarını görmek için başını ufak ahşap pencereye uzattı, gri sisten başka bir şey gözükmüyordu. Annesinin üzerini örterken yine uyandırmıştı. Zaten uyanmak isteyen annesinin, sobanın üzerinde çarçabuk demlediği çay ve birkaç dilim kızarmış ekmeğe katık ettiği peynirle karnını doyurmuştu. Kenar mahallenin en kenarındaki evlerinden birkaç mahalle ötedeki babasından kalan dükkana gitmek yürüyerek yarım saatini alıyordu. Dükkanı biraz toparlasın hemen bisiklet alacaktı. Büyük hayalleri yoktu. Soğukta uzun süre yürümek canını sıkıyordu sadece. Olmayacak duaya amin denmezdi, hep öyle derdi babası. Bu yüzdendir ki; motor ya da arabanın hayalini kurmaya hayal gücü bile yetmiyordu. Babası, geçen yaz sıcak bir akşamüstü eve dönerken bayılmış, hastaneye götürdüklerinde bütün vücudunu sinsice saran kansere yakalandığını öğrenmişlerdi. Annesinin gözlerinden yaşlar bir anda akmaya başladığında dudaklarının kıvrımlarında sanki bir gülümseyiş seziliyordu. “Fark edemedikleri bu hastalığa nasıl üzüldüyse acıya nasıl tepki vereceğini şaşırmıştı kadıncağız.” diye düşündü. Sonbahar rüzgarının ağaçların yapraklarını oradan oraya savurduğu vakit babasını kaybetmişlerdi. Babası ona dükkanın bütün inceliklerini öğretemeden göçüp gitmişti. Dükkan; tuhafiye dükkanıydı. İğneler, iplikler, kurdeleler, düğmelerle çeşit çeşit malzeme dolu ufacık ve tıkış tıkış dükkanın her ayrıntısını kendi kendine öğrenmeye çalışıyordu. Lise yeni bitmişti, hayata dair hiçbir hayali kurmaya bile zamanı olmamasını kabullendi, artık yeni işi bu dükkandı.

Babası hayattayken okulunu bahane ederek -aslında babasından korkusundan- dükkana hiç gitmezdi. Babası annesini de karıştırmazdı bu işlere, nihayetinde O da karıştırmak istemedi. Şimdi de kendi başına halletmeliydi. Evin ve dükkanın bütün sorumluluğu bir anda omuzlarına yüklenmişti. Omuzlarında hafif ancak fark edilmeyen bir kambur oluşmuştu bile. Yaşından büyük gösteren iri bir yapısı vardı. Okul bitip saç sakalı da bırakınca neredeyse orta yaşlı bir adama benziyordu.

Sakin, sessiz eli yüzü düzgünce bir genç kız vardı, her gün dükkanına gelip ufak tefek de olsa bir şeyler alan. Birkaç ay geçmiş her gün yolu bu tuhafiye dükkanından geçmekten vazgeçmemişti. Ama bir gün gelmemişti, ertesi gün de, daha ertesi gün de… İçini beklenmedik bir sıcaklığa eşlik eden tuhaf bir merak duygusu kaplamıştı. Fark etmeden nasıl da alışmıştı meğer o kızı görmeye, ama nereden bulacaktı. Akşam olmuş yorgun ve kederli yürüdüğü yolu bugün her zamankinden daha yavaş ve ağrılı adımlarla yürüyordu. Durgun gözleri etrafı, hiç onun olmayan bir seviyi kaybetmişçesine, hatta ararcasına ister istemez süzüyordu. Ahşap vitrini olan küçük bir terzi dükkanına ilişti gözleri, işte orada içerdeydi. Öylece içeriye bakakaldı. Sessiz ve derinden iç çekerken aynı kızla göz göze geldiler, birkaç saniye belki de uzun bir ömür gibi… Kız terziden çıktı yanına geldi; “Neden aylardır beni fark etmedin.” demedi. “Her gün önünden geçtiğin bu dükkandan seni izlediğimi de fark etmedin.” demedi. Sustu, gözlerinden birkaç damla yaş süzülürken o konuşmaya başladı.

“Babam öldüğünde annem hiç ağlamadı. Yası büyük diye düşündüm önceleri, ben de onu hiç üzmek ve yormak istemedim. Bir süre sonra ‘Dükkana da, eve de ben bakarım sen yorulma’ desem de diretti, inat etti. Sebebini henüz anlayamadığım birikmiş bir öfkeye esir olmuştu. Ben de artık evden çıkmak istiyorum diye bağırarak ağlamaya başladı ve acı gerçekleri bir bir yüzüme ıslak bir tokat gibi vurdu. Yıllarca çektiği bütün acıları bir gecede boynuma yılan gibi doladı.  Boğuluyordum. Nasıl oldu da mor gözlerini göremedim, ağrıyan kollarını bilemedim, kırılan parmaklarından tutamadım. Meğer annem bana doğru hızlıca çarpan kapının arasına beni korumak için ellerini koyarmış da öylece ben sağlam kalmışım da kendi paramparça olmuş, ufalanmış, hem bedeni hem de kalbi. Yıllarca babamdan eziyet çektiğini nasıl fark edememişim. Hala boğuluyorum. Seni bile fark edemedim. Yani öyle sandım, seni değil ama yokluğunu fark ettim. Varlığını hak edemedim, yokluğuna mahkumum. Bu yol böyle kederli, yalnız yürünecek, belli.” derken, dilinden dökülen sözcükler de ömrü boyunca yaptığı en uzun konuşmanın şaşkınlığıyla sokaktan gökyüzüne doğru yankılanıyordu. Arkasını döndü, bir adım attı, ikinci adımı atarken genç kız kolundan tuttu. Dudağının kenarına sanki ince bir dikiş iğnesiyle özenle iliştirdiği gülümsemeyle gözlerinin içine baktı. Örgü yaptığı saçlarının arasında ondan son aldığı kırmızı kurdele ona göz kırptı. Sustu, sustular ve o kederli sokakta yan yana yürümeye başladılar.

Yorumlar