Oyuncak

‘‘Evet çocuklaaaaar. Bugün ‘Dünya ve Uzay’ konusuyla güzel bir seyahate çıkacağız sizinle. Kimler yeni ünitemiz için hazır bakalım?’’

Tahammülsüzlüğünü sevecen görünümünün arkasına gizledi ve günün son dersine giriş yaptı öğretmen. Bahri, bir önceki teneffüste yaşadığı hadiseyi düşünürken öğretmenin söyledikleri havada dağılıp gidiyordu. Düşerken destek almak için kullandığı avuç içlerini açtı. Her ikisi de çamura bulanmıştı. Yaralarına yapışan ufak çakıl taşları ellerini değil de böğrünü un ufak ediyordu sanki. Minik kalbinde büyüyen öfkesi avuç içindeki yararın acısını bastırdı. Gözleri en ön sırada oturan Işıl’a takıldı. İçine hapsolduğu, nefes almasına engel olan ve ne olduğunu kestiremediği mahcubiyet duygusu tekrar alevlendi. Henüz dökülmemiş olan süt dişlerini birbirine kenetledi. Umarsızca yediği çikolatalarla çürüyen dişleri öyle beter sızladı ki ‘‘Ayyy!’’ diye ünleyerek içine sığdıramadığı acıyı sınıfın ortasına döküverdi.

 ‘‘Bahri? Ne oluyor evladım? Anlaşılan bugün dersi sen anlatmak istiyorsun. Eee söyle bakalım, dünyanın yüzde kaçı sudan oluşuyor?’’

Kaile alınmamış olmanın verdiği kızgınlıkla seyrek kaşlarını havaya kaldırdı öğretmen. Alnı yıllardır ütü görmemiş, unutulduğu köşede kırış kırış duran şile bezine dönüştü. Bahri boğumlu parmaklarıyla başını kaşıdı. Önceki teneffüste yaşadığı hadiseyi düşünmeden edemiyordu. Kendisine yöneltilen bu sorunun cevabını bilmezse başına çok daha büyük bir hadise geleceğinin de farkındaydı. Yavaşça ayağa kalktı. Sınıf sessizliğe bürünmüştü. İrili, ufaklı, umursamaz, yaramaz, uslu, tembel, çalışkan, hayta tüm gözlerin ağırlığı Bahri’nin dar açılı omuzlarına bindi. Çürümüş dişlerindeki dayanılmaz sızı iri cüssesini ele geçirdi yine. Yapmak istediği tek şey avazı çıktığı kadar ağlamaktı. Yapmadı. Sustu ve etli dudaklarını dişleyerek dilinden yuvarlanacak hıçkırıklara engel oldu.

 ‘‘Haydi Bahri, akşama kadar seni bekleyemeyiz. Öyle değil mi?’’ dedikten sonra kendini tahta sıraların dizildiği dar geçiş yoluna attı öğretmen. Bahri’nin oturduğu sıraya doğru yavaşça ilerledi. Ayağına geçirdiği küt burunlu rugan ayakkabısının topuğundan çıkan tıkırtı tüm sessizliği bozdu. Hemen ardından Arif’in kıkırdamaları kulaklarda yankılandı. Alaycı kıkırdamanın titrek sesi Bahri’nin gözlerine bir sis perdesi indirdi. Arif her güldüğünde vücuduna büyük gelen kafası boynundan kopup yuvarlanıverecekmiş gibi duruyordu. Sağa sola bulaştırdığı çamur üstünde kurumuş; önlüğü alacalı bulacalı, biçimsiz bir renge bulanmıştı. Arif, düğmesi kopmuş manşetine ağız kenarından saçılan salyalarını silerken Bahri’nin midesi bulandı.

Bahri’ye sorulacak olsaydı zehirli bir yılan gibi tıslayarak gülen bu çocukla aynı sırayı paylaşmayı asla istemezdi. Gel gör ki şimdiki sıra arkadaşı -ezeli düşmanı- olan Arif’le aralarındaki husumet büyümüş, öğretmenleri durumu fark edip bu iki düşmanın aynı sırayı paylaşmalarının uygun olacağı kanaatini getirmişti. Onlara göre düşmanlığın sebebi her ne ise bu yöntemle çözülmüş olacaktı. Ancak görülen o ki yan yana oldukları sürede çözülmek şöyle dursun aralarındaki sıkıntılar gün geçtikçe çoğalmış, birbirine dolanmış, kör düğüm olma yolunda ilerliyordu. Hatta oldum olası sessizliğe gömülmeyi tercih eden Bahri’nin suskunluğu iyiden iyiye artmış, annesinin yüreğine korkular düşürmüştü. Bu endişeler neticesinde öğretmenle konuşmanın en doğru yol olduğunu düşünen annesi, ‘‘Ah benim yavrum, yavrucağum. Ah benim tombalağım, tombik evladım.’’ diye söylene söylene okul yolunu tutmuş, bin bir zahmetle öğretmeni bulmuş, durumu uzun uzadıya izah etmişti. ‘‘Yoktur bir sıkıntısı efendim yoktur. Bu yaş çocuklarda görülür böyle şeyler. Önemsizdir, aldırmayınız.’’  Çocuğu için duyduğu endişeyle telaşa kapılan zavallı kadının gözleri, öğretmenin parmakları arasında bir aşağı bir yukarı kıvrılan cetveli takip ediyordu. Hemen sonra tutarsız ve sert devinimlerle kımıldayan cetvelin hızlı bir darbeyle tırnaklarına ineceği hayaline kapıldı. İçi ürperdi. Öğretmenin molalarda bol bol tükettiği çay, kahve, sigara üçlemesiyle katran tutmuş dişleri birbirine kenetliydi. Vücut diliyle ‘‘Yeter artık, gidiniz.’’ demeye getiriyordu. Bahri’nin annesi söylemek istediklerini havada döndürüp dolaştırıp içine hüpletmiş, birkaç saniye süren sessizliğin ardından iyi gün dileklerini ileterek gerisin geri evin yolunu tutmuştu.

Bahri, sıranın üstüne inen cetvelin sert darbesiyle irkildi. Tahta masanın biçimsiz oyuklarında biriken silgi artıkları yerlere saçıldı. Bakışlarını, sıra arkadaşından ayırdı. Gözlerinde biriken yaşları olduğu yere hapsetmek için mümkün olduğunca tepeye, en tepeye bakmaya gayret ediyordu. Kıkırdamalar kesildi. Arif’in hin gülüşü, çilli yüzünün tam ortasına konuverdi. Öğretmen derin bir nefes alıp dişlerini sıktı. ‘‘Sana dünyanın yüzde kaçı sudan oluşuyor dedim?’’ Bahri başını öne eğdi. Fil süslemeli yakalığın keskin kenarı boynunu acıttı. Konuşmadı. O susuyor, Arif’in hin gülüşü sessizliğin içinde boğuluyor, boğazını temizleyen öğretmen duran zamanı harekete geçiriyordu. ‘‘Kime diyorum çocuğum? Daha biraz önce söyledim cevabı, sen benimle dalga mı geçiyorsun? Hem bu kılık kıyafetinin hali de ne böyle? Soruyu yanıtlayana kadar tek ayaküstünde bekleyeceksin. Anlattıklarım dinlenmiyor demek. Bu olacak şey değil! Anneni çağıracağım, bu kez benim kendisiyle konuşmam gerekecek anlaşılan.’’ Bir yandan konuşmak için enerji sarf ediyor, diğer yandan bedenine dar gelen blazer ceketin patlamak üzere olan düğmeleri arasında nefes almaya çalışıyordu. Sıraların arasından kurtulup yazı tahtasının solunda kalan çöp kutusuna yanaştı, ‘‘Derhal şu köşeye geçeceksin, sorduğum soruya cevap verebilirsen ne ala!’’ Bahri öne eğdiği başını kıpırdatmadan sıkıştığı köşeden çıkmaya çalıştı. Parmaklarını avuç içine kenetledi. Bayrak gibi dalgalanan alt dudağı çenesine doğru yalpalıyordu. ‘‘Ne o ayı yogi, bir yere mi gidiyorsun?’’ Bahri sıra arkadaşına cevap vermedi. Konuşursa ortalığı kasıp kavuracak, huysuz bir bebek gibi feryadı basacaktı. Ayakları, bataklığın içine saplanmış traktör lastiğine dönüştü. Güçlükle atıyordu adımlarını.  Çocukların tiz sesinden çıkan kelimeler acımasız, kırıcı ve bir o kadar kışkırtıcıydı.

‘‘Öğretmenim o böyle soruları bilemez ki. Ancak yemeyi bilir o şişko patates!’’

‘‘Öğretmenim, öğretmenim. Bahri dünyada sudan daha çok yer kaplamıyor mu?’’

‘‘HA HA HA HA !!!’’

 Öğretmen, sınıfta oluşan gürültüyü bastırmak istedi. Kutsal bir silah olarak gördüğü ve yanından hiç ayırmadığı cetveliyle masaya vurdu. Derste, nöbette, kahvaltı saatinde, öğle arasında, seminerde, veli toplantısında… Nerede olursa olsun zavallı cetveli de yanında sürüklüyordu. Öyle ki duş alırken, alışveriş ederken, tatlı uykulara dalarken bile cetvelini yanından eksik etmediği rivayetleri etrafta kol geziyordu. Sağda, solda, yerde, gökte hırpalanan cetvelden çıkan sesle kaderine razı geldi Bahri. Bu haliyle yargısız infaza tabi tutulan bir mahkûmu andırıyordu. Yerde sürünen ayaklarıyla durması gerektiği köşeye ulaştı sonunda. Yüzünü duvara döndü, ‘‘Böylesi daha iyi.’’ diye düşündü. ‘‘Şimdi istediğim kadar ağlayabilirim.’’ Sol ayağını havaya kaldırdı. Dengede durmakta zorlanıyordu. Ayakları titriyor, istikrarı bozuluyor, duvardan destek almak için arada bir öne atılıyordu. Her dengesiz hareketinde arkasını döndüğü sınıftan neşeli kahkahalar duyuluyordu. Ağırlığını verdiği sağ dizi, bir önceki teneffüste yaralanmış olmalıydı. Diz kapağından yayılan zonklama, dayanılması güç bir acıya dönüştü. Dişlerini sıktı. Bu acı, sınıfın içinde dolanan uğultuları bastırdı. Ayağını yavaşça yere indirdi. Yüzünü arkadaşlarına dönmeden önce gözyaşlarını mavi önlüğüne sildi. Özür dileyen gözlerle öğretmenine baktı ve başını tekrar öne eğdi. Kendini yavaşça kapıya doğru sürükledi. Terlemiş avuç içini kapı koluna götürdü. Arkasına bakmıyordu. ‘‘Korkak korkak!  Nasıl da kaçıyor ama! Şişko ödlek seni!’’ Peşinden yükselen gürültüye aldırış etmedi. Sağ dizi acıyor, dişleri zonkluyor, hızlıca kapanan kapı gümbürdüyor, zaman Arif’in kahkahalarıyla boğuluyordu.


Kendini erkek öğrencilerin tuvaletine fırlattı. Yerler yeni yıkanmış, orta yerde ufak bir gölet peyda olmuştu. Bahri çamurlu ayakkabılarıyla her tarafı balçığa buladı. Boş olan tuvaletlerden birine girip kapıyı kilitledi. Sağ duvarın en alt köşesine monte edilmiş musluktan güçsüz ve aralıksız su şıpırdıyor; şıpırdayan su damladıkça sinir bozuyordu. Musluğun hemen altına kondurulan maşrapadan taşan birikinti Bahri’nin ütüsü bozuk pantolonunu sırılsıklam etti. Bu onun umurunda değildi. Tuvaletin pis tabanına çömeldi. Diz kapağının acısını duyumsamıyordu artık. Göbeğinin üzerine dayadığı kollarını birbirine kilitledi. Başını, düğümlediği uzuvların arasına gömdü. Bu görüntüsüyle yuvarlanmış bir tespih böceğini andırıyordu. İçinde biriken mide bulantısı musluktan sızan suyla beraber tuvalet oluğuna aktı, aktı, aktı… Bir önceki teneffüste yaşadıklarını düşündükçe ağlıyor, hıçkırık sesi tuvalette yankı oluyor, aklındakiler içini kemiren bir kurda dönüşüyordu. Her şeyin tek sorumlusu Arif’ti. Geceleri zehir eden bir karabasan gibi hayatı zindan ediyordu. Bahri’yi mutsuz etmekten haz duyuyor, onun üzüldüğünü gördükçe içine neşe doluyordu. Bahri ise dilinin ucuna gelen tüm kelimeleri yalayıp yutuyor, sustukça daha çok acıkıyordu. O sustukça Arif konuştu, o sustukça Arif coştu, o sustukça Arif hiddetlendi. Hal böyle olunca kilolu olmanın büsbütün suç olduğunu düşündü Bahri. Evet evet, bunu kabul etmişti. Gün geçtikçe büyüyen göbeği yüzünden onunla arkadaşlık eden olmuyordu. Başarısız olacağını düşündüklerinden onu kimse oyunlara dâhil etmiyordu. Bir an için Işıl düştü aklına. Belki de kendisine merhamet gösteren tek arkadaşı oydu. Islanmış yanakları al al oldu. ‘‘Bir önceki teneffüs dışarı adımımı atmamalıydım.’’ diye söylenirken burnundan akan pisliği önlüğünün koluna sildi. İçinde yok edemediği büyük bir pişmanlık duygusu vardı.  Yaşadıkları, kafasının içinde bozulmuş bir plak gibi dönüp duruyordu. Sadece bir şans vermek istemişti kendine. Babasının yurt dışından getirdiği oyuncağı gördüklerinde ona da oyunda yer verebileceklerini düşünmüştü. Bu fikir içini kıpır kıpır etmişti bir kere. Yaşadıkları bir kez daha geçti gözlerinin önünden. Bir kez daha omuzlarına yük olan mahcubiyetle çöktüğü yerde kıvrandı.

*****

Son teneffüs zili çalmıştı. Çocukların arka bahçede oynayacağı Bahri’nin kulağına çalınmıştı bir yerlerden. Beslenme çantasının ön gözüne koyduğu led ışıklı oyuncağı avuçladı. Tamamladığı taso koleksiyonunu da kaptığı gibi okulun arka bahçesine koştu.

‘‘İstooooop!’’ Arif’in kulak tırmalayan sesine doğru yönelmiş, onlara yakın olacağı bir köşeyi mesken tutmuştu.

‘‘Maviiiiiiiiiii!’’ Çocuklar ebe olmamak için söylenilen rengi bulmaya çabalarken Bahri öne atıldı;

 ‘‘Bende var, gelin geliiiin! Buna dokunabilirsiniz!’’ 

Mavi ışıklarıyla etrafı aydınlatan oyuncak balinaya bakıyordu herkes. Arkadaşlarının dikkatini çekebildiğini düşünen Bahri ilk kez var olduğu duygusuna kapıldı. Üzerinde gezinen meraklı gözlere sıcak bir tebessümle karşılık verdi. Elindeki oyuncağa ilk dokunan Işıl oldu. Bahri onu gördüğünde ne olduğunu anlayamadığı bir heyecana kapılmıştı yeniden. Yüzüne yayılan gülümsemeyle aralıklı dişleri kendini gösterdi.

 ‘‘Ooo hoş geldin Bahri. Sen de oynamak ister misin?’’ Alaycı sesiyle herkesi şaşırtan Arif oyuncak balinayı umursamıyordu. Bakışları, Bahri’nin diğer elinde sallanan poşet dolusu taso koleksiyonundaydı. Avına odaklanan, keskin bakışlı bir şahin gibi gözlerini kıstı. Düğmesi kopmuş manşetine ağız kenarından saçılan salyalarını sildi.

‘‘Oynarım tabii! Çok teşekkür ederim. Çok çok teşekkür ederim. Beni de oyuna alıyorsunuz.’’ Yutkundu, sesi titriyordu. ‘‘Oley oley! Görürsünüz, hıphızlı koşacağım. Harika olacak!’’ Bahri içine dolan minnet duygusuyla aynı şeyleri tekrar edip duruyordu.

Ayaklarına dolanan heyecanla oyun alanına doğru ilerledi. Gece gündüz, durmadan yağan yağmurla çamura evrilen toprak her yanına bulaştı. Aldırış etmedi. Arif’in sırıtan yüzüne sabırsız bir bakış fırlattı. Hemen ardından gözlerini kırpıştıran Arif hazır ol komutunu verdi. Herkes yerini almış, meraklı gözlerle oyunun başlamasını bekliyordu.

‘‘Başlıyoruz!’’ diye bir yaygara koptu Arif’in ağzından. Avucunun içinde tuttuğu kames topu şaşırtıcı hareketlerle yukarı aşağı sallamaya başladı. ‘‘Üüüüç, ikiiiii, biiiiiir, İstoooop!’’

Arif topu yukarı fırlatacakken son anda Bahri’yi hedef almıştı. Bahri, üzerine fırlatılan topun sert darbesiyle yere yığıldı. Göğüs kafesi kıvılcımlandı, tüm vücudu alazlandı. Ellerinde tuttuğu oyuncaklar dört bir yana savruldu. Düşerken destek almak için kullandığı avuç içleri sızlıyordu. Kalkmak istediği her hamlede dengesi bozuldu. Çamurlu çakılların arasında debelenip durdu. Işıl hariç tüm çocuklar hep bir ağızdan kahkahalara boğulmuştu. Arif bir yandan yere saçılan oyuncakları topluyor öte yandan büyüklerinden öğrenmiş olduğu muhtemel olan kötü lafları art arda sıralıyordu.

 Kıpkırmızı olmuş yüzü ve çamur kaplı okul önlüğüyle ateşler içinde yanıyordu Bahri. Canhıraş bir gürültüyle ağlamak, boğazı yırtılana kadar bağırmak, çığırtısıyla yeryüzünü çatlatıp yarattığı boşluğun içinde kaybolmak istedi. Sıra arkadaşının üzerine atılıp, onu bir güzel pataklamak da iş görürdü. Ama yapamıyordu. Kelimeleri, serzenişleri, haykırışları yükselen kahkaha seslerinin içinde yitip gidiyordu. Kilolu olduğu için büsbütün suçluydu işte.  Göbeği büyüdükçe arkadaşlarının gözünde küçülür olmuştu. Yalnızlıktan sıyrılmak için gösterdiği uğraşlar bir kez daha başarısızlıkla sonuçlandı.

Arif, kazandığı zaferin mutluluğuyla Bahri’nin üzerine doğru yürüdü. Söyleyeceği son sözleriyle jübilesini yapacak, başarısını taçlandıracaktı.

‘‘Arkadaşlar gelin, gelin. Bakın burada ne var? Işıkları sönmüş bir balina.’’ Oyuncağı Bahri’nin yüzüne fırlatarak sözüne devam etti,

‘‘Geçenlerde hayvanlı bir şeyler izliyordu ablamlar, orada gördüm. Bu balık hayvanların en büyüğüymüş. Büyük dediysem en şişkosuymuş yani. Tıpkı Bahri gibi değil mi? Kendine benzer şişko bir oyuncakla bize hava atıyor bir de. Işığı sönmüş balina, ışığı sönmüş balina, şişkooo balina!’’

Işıl hariç tüm çocuklar hep bir ağızdan kahkahalara boğulmuştu. Arif’in son sözlerini de koro halinde söylemeyi ihmal etmediler, ‘‘Şişkooo balina, şişkooo balina!’’ 

Çocuk seslerden çıkan tiz kahkahaların içine gömüldü Bahri. İyiden iyiye sustu, kahkahaları mezar etti kendine, kabir azabı çeker gibi lime lime kıyıldı etleri. Üzerine yapışan mahcubiyet duygusu midesini bulandırdı. Henüz dökülmemiş olan süt dişlerini birbirine kenetledi. Umarsızca yediği çikolatalarla çürüyen dişleri öyle beter sızladı ki… Yine de ses etmedi. İçine sığdıramadığı acısına sığındı, sindi, sustu. Kendinden beter halde olan oyuncak balinayı avuçladı. Yaşadığı acı, sekiz yaşındaki bedenine ağır geldi. İçini çürüten bu duygu için kime kızsa bilemedi. Hemen sonra babasını hedef aldı. Ne diye getirmişti ki bu saçma şeyi? Onun için hediye alınan oyuncağı parçalara ayırmak istedi. Yüzünü yerden kaldırmaya cesareti olmadığı sırada omzunun üstünde sıcak bir el hissetti. Işıl, parıldayan gözlerle ona bakıyordu. Gülüşü titrek, kaçırdığı bakışları utangaçtı. Bahri yerden kalktı. Üzerine yapışan çamur, taşıyamadığı bedeninde iyice ağırlık yaratmıştı. Ayaklarının ucunda duran, ışığı sönmüş oyuncak gözüne çarptı. Yaralanmış dizinden aldığı kuvvetle oyuncağın üzerine doğru sıkı bir tekme savuracakken ‘‘Duuuur!’’ diye haykırdı Işıl. ‘‘Ben balıkları çok severim. Eğer sen oynamak istemiyorsan onu bana hediye eder misin?’’ 

Utangaçlıkla sarf ettiği kelimeler öyle naifti ki… Bahri bir anlığına yaşadığı felaketi unuttu. ‘‘Tabii…’’ dedi aynı utangaçlıkla. Ayaklarının ucundan kurtardığı oyuncağı çamurlu önlüğünün en temiz yeriyle sildi.

‘‘Harika bir balina bu. Çok teşekkür ederim!’’  diye cıvıldadı Işıl. Oyuncağı ellerinin arasına alırken titreyen gülüşü küçük suratına yayıldı yeniden.

 Dolgun yanakları al al oldu, nereye baksa bilemedi, en sonunda başını öne eğdi Bahri. Düşerken destek almak için kullandığı avuç içlerini açtı. Her ikisi de çamura bulanmıştı. Yaralarına yapışan ufak çakıl taşlarını umursamadı. Son derse giriş zili çalıyordu. Gözleri, ceylan gibi seke seke sınıfa koşan Işıl’daydı. Ağır aksak adımlarla onun peşine takıldı.

Yorumlar