Geçmişin armağanları, herkes için ayrıdır. Kimi hatıralarıyla mutlu olur, kimi aldığı yaralarla kendini karanlığa mahkûm eder. Geçmiş bazı kötü günlerin sonunda bize sığınak olurken bazen de yaşadığımız anların yalnızlaşmasına sebep olur. Çünkü bu sığınaklar er ya da geç insanı esir eder.
Yaban
çilekleri, İsveç kültüründe gizli bir sığınak yerini ifade eder. Bu gizli sığınakta,
kimseyle paylaşmadığımız, kendimize sakladığımız anılar bulunur. Yaban
çilekleri bahçesi, kişinin gizli hazinesinin yeridir. Ingmar Bergman’ın daha
önce paylaşamadığı anılarını toplayıp, kendini en rahat hissettiği şekilde,
filmleriyle izleyicisine sunduğu Yaban Çilekleri filmi yönetmeninin gizli
hazinesidir. Bu yüzden de özel, güzel ve gerçek bir yapıttır.
Geçmiş zamanın unutturamadığı bu yapıt, İsveçli yönetmen Ingmar Bergman tarafından 1957 yılında çekildi. Siyah beyaz olarak karşımıza çıkan film, içinde birçok mesaj barındırır. Bu mesajlar yönetmenin geçmişinden gelen anılarıdır. Bergman, anılar üzerinden kendi iç hesaplaşmasını, kurgusal karakterler aracılığıyla seyirciye sunar. Bergman’ın henüz 39 yaşındayken yönetmenliğini üstlendiği film, bencil, soğuk ve yalnız bir insanın geçmiş anılarını ve uykularını huzursuz kılacak boyuttaki kâbuslarını seyirciye sunar. Tabi bunların dışında seyirciye ilettiği alt mesajlarda unutmamak lazım.
Her
filmde olduğu gibi Yaban Çileklerinde de hikâyenin seyirciye ulaşmasında
senaryonun yanı sıra oyunculuklarında payı büyük. Filmde yer alan ve her
birinin kendi hesaplaşması olan karakterleri canlandıran oyuncu kadrosunda şu
isimler yer alır: Victor Sjöström (Isak Borg), Ingrid Thulin (Marianne), Bibi
Andersson (Sara), Gunnar Björnstrand (Evald Borg), Jullan Kindahi (Agda) ve Naima
Wifstrand (Mrs. Borg).
Berlin
Film Festivali’nde Altın Ayı ödülü kazanan Yaban Çileği, meslekteki 50.yılını
kutlamak amacıyla ödül almaya hazırlanan Profesör Isak Borg’un iç
hesaplaşmasıyla geçen bir gününü anlatır. Hayatının son dönemlerindeki artan
yalnızlığından geçmişin anılarına sığınan profesör, uzun sayılabilecek bir
yaşamda eksik yaptığı şeyleri fark etmeye başlar. Bunlardan şüphesiz en büyüğü
adeta bir kronik hastalık gibi nesilden nesille aktarılan yakınlarındaki
insanlara karşı takındıkları ölüm soğukluğudur. Mutsuz insanların yaptığı daha
mutsuz evliliklerin çocuklar üzerindeki etkisine de değinen film, kadın ve anne
rollerini tekrardan ele alır. Bir insanın hayatının her aşamasında görmek istediği
sevgiden yoksun kalmasının, tek sebebinin kendisi olduğunu anladığında dönüp
ilk baktığı yer annesi olur. Çünkü anneler en çok sevgisine ihtiyaç duyduğumuz
ve en kolay suçlu bulduğumuz kimselerdir. Isak’ta ilk önce annesini suçlar. Bunu
da aralarındaki mesafeli ilişkiden ve hayatına giren kadınlara karşı takındığı tutumundan
anlamak mümkündür. Ancak katı anlayışları olan, cezalandırma konumunda yer alan
baba profili kabullenilir ve suçlanmaz. Çünkü baba, tanrılaştırılmış bir
kavram, en azından Isak için. Fakat bir çocuk sevmeyi annesinden olduğu kadar
babasından da öğrenmez mi? Öğrenir. Bir çocuk sevgiyi gördükçe sevmeyi öğrenir.
En başta da kendini…
Isak, hayatının sorgulamayla geçen bu kısa aşamada yeni bir anne profiliyle karşılaşır. Marianne, sevgisini hissettiren biridir. Isak’ın sevgiye olan açlığını fark eden ve bu durumun onun kendisiyle ilgili olmadığını düşünen Marianne, onu bir anne sevgisiyle sevmeye başlar. Zamanla daha iyi tanıdığı Isak’ın aslında bencil ve soğuk biri olmadığını, hayatının bir döneminde insanları sevdiğini görür. Onu şimdiki haline geçmişte aldığı armağanlar getirmiştir.
Hayatının çoğu aşamasında insanlarla olan ilişkisini belli bir mesafede tutan, sevmenin acısını bir daha sevmemekten çıkaran bu bilgili adam, kendini sorgular. Bir zamanlar kendisinden esirgenen sevgiyi hayatına giren kişilerin tamamından esirgediğini ve bir kısır döngüye sebep olduğunu anlar. Geçmiş anılarına şimdiki görüntüsüyle giden profesör, hayatın bütün birikimiyle birlikte geçmişiyle yüzleşmeye hazırdır. Peki, siz bu unutulmaz filmi izlemeye hazır mısınız? İyi seyirler…
Berfin Yalçın


Yorumlar
Yorum Gönder