Kitaplarını almadan önce yazarın adına baktım, Halil. Soyadı pek göze çarpmıyordu. Bu ufacık tefecik kitabın tasavvuf öğretileriyle ya da denemelerle dolu masum bir risalecik olduğunu düşünmüştüm ki o anda bana "Dostum, ben göründüğüm gibi değilim. Görünüş sadece esvaptan ibaret, incelikle dokunmuştur." gibi bir şeyler fısıldadı. Hah, dedim, tam bizlik bir deli! Ama ona bağlanmadan biraz daha dinlemeye karar verdim.
Sen, "Rüzgâr doğuya doğru esti" dediğin vakit , ben de " Tabi, doğuya doğru esti", derim. Çünkü benim aklımın rüzgarda değil de denizde olduğunu bilmeni isterim. Ne sen benim denize alışkın düşüncelerimi anlayabilirsin ne de ben anlamanı sağlayabilirim. Ben denizde tek başına olurum.
Siz bunları duyduktan sonra sevincim yalnızlıktan öldü. Hangi amaç uğruna kendini kurban ediliyorsun , diye düşünmeye başladım. Ailenin dışında, yaşadığı dönem ve coğrafyanın dışında en önemlisi de kaderinin bu kadar dışında olmak isteyen bir deliye az rastlanır galiba.
Kimi bu kaygıların süzülüşüne sanat için gerekli yalnızlık dese de o henüz Meryem'i ne bu dünyaya ne de öbür dünyaya sığdırabilmiş değildi. Meryem'in yanağının biri gibi al ve canlı olma fikri, diğeri gibi soluk ve yorgun bir yüz hayata karşı.
Ve en son dışımızdaki bu delinin kelimelerin tasarrufu ve sıralamasındaki tekamülünü sanki her defasında ilk kez bir ağızdan çıkıp dimağ yolunu tutturuyor desem, pek de abartmış olmam.
Bana en son söylediklerini sizinle paylaşıyorum. Bu delinin neden içimize girmediğini görün istiyorum:
Dostum, sen benim dostum değilsin ama ben bunu sana nasıl anlatacağım? Benim yolum senin yolun değil, gene de birlikte yürüyoruz el ele.


Yorumlar
Yorum Gönder