Çarşamba gününün bitmesine iki saat, liseyi bitirmeme
ise yaklaşık bir buçuk gün vardı. Hava yağmurluydu. Gün boyunca yağmıştı. Ama
öyle bardaktan boşanırcasına değil, sakince. Usul usul. Green Day dinliyordum.
American Idiot. Mahallede ve sınıfta tek Green Day dinleyen bendim. Bu yüzden
bazen kendimi özel bile hissettiğim oluyordu.
Okuduğum lisenin yakınlarındaydım. Atatürk lisesi.
Büyük adımlarla eve doğru yürüyordum. Keyfim yoktu. Yarım saat önce babamla
yine üniversite mevzusundan takışmıştım. Babamın dünyaya gözlerimi açtığımdan
beri bir hayali vardı. Büyüyecek liseyi bitirecek ve lokantanın başına
geçecektim. Böylelikle o da yıllardır aradığı rahatlığı sonunda bulabilecek,
ülkenin çeşitli göllerine ve barajlarına gidip balık tutabilecekti. Yani babama
göre hayallerine kavuşmasına sayılı saatler vardı. Ama ben babamın hayallerini değil
kendi hayallerimi gerçekleştirmek için çabalayacaktım. Okuduğum kitaplardan ve
aklına fikrine güvendiğim büyüklerimden böyle öğrenmiştim. Çoğu pişmandı
hayatından. Çoğu yaptığı işi kendisi seçmemişti. Bunda yaşadığımız coğrafyanın
da etkisi büyüktü elbette. Ama ben o tarafı görmezden geliyordum. Ne de olsa
üniversite dört seneydi ve dört senede çok şey değişebilirdi. Coğrafyalar bile.
İstanbul’a ya da Ankara’ya gidip Hukuk okuyabilirdim. Ya da Mühendislik. Henüz
karar verememiştim ona. Orası kolaydı. Ne de olsa ikisinin de yolu matematikten
geçiyordu. Bense bir matematik dehasıydım. Matematik sınavlarından aldığım en
düşük not, yüz üzerinden doksan beş olmuştu. Kırk dakikalık sınavı yirmi
dakikada bitiriyor, kalan yirmi dakikayla da sınıfa kopya dağıtıyordum. Çok
kişi sayemde sınıf geçmişti. Çok dua almıştım. Bu iyilik miydi, kötülük mü?
Orasını bilmiyordum. Bildiğim bir şey varsa o da yemeklerle aramın olmamasıydı.
Olsaydı belki lokantanın başına geçip babamın isteğini yerine getirebilirdim.
Fakat kendimi tanıyordum. Bugün tamam desem, yarın ilk işim arkama bakmadan
kaçmak olacaktı.
Sokağın
sonundaki bakkala girecekken telefonum çaldı. Hayatımdaki ilk arkadaşım
Hakan’dı arayan. Siper bir yere geçip açtım. Açtım.
“Neredesin?”
Diye sordu. Sesi telaşlı gibiydi. Şaşırmıştım. Çünkü Hakan’ı hayatı boyunca
hiçbir zaman telaşlı görmemiştim. O daima planlı ve ne yaptığını bilen bir
insandı. Sürprizlere açık değildi.
“Babamın
yanından çıktım eve doğru gidiyorum.”
“Boş
ver şimdi evi, gitme. Ne taraftasın?”
Sesindeki
telaş giderek artıyordu.
“Okulun
arka sokağından yürüyorum. Hayırdır lan kavga mı var?”
Sorunun
cevabını biliyordum. Yoktu. Olsaydı beni bu saatte arayıp
çağırmazdı.
“Yok
olum ne kavgası. Mekana gel sen. Acil.”
Mekan,
Hakan’ın babasına ait eski bir depoydu. Dört senedir ortak noktamız bir
depoydu.
“Eyvallah.
Sigara alıp geliyorum.”
Telefon
kapandı. Markete girdim. Bir paket alıp çıktım. Paketi açıp yaktım bir
tane.
Yağmur
hızlandı. Ben de hızlandım. Mekanla aramda bir sokak vardı. Sağı solu beş altı
katlı en az otuz yıllık binalarla çevrili dar bir sokak. Mekana geldim. Kapısı
açıktı. Girdim. Önce Hakan’ı ardından Serdar’ı gördüm. Deponun ortasındaki
kumaşları paramparça olmuş koltukta oturuyorlardı. Sünger demek daha doğru
olurdu. Üzerine oturulmaktan iyice erimiş bir bakteri yuvası!
Durdum.
Konuştum:
“Hayırdır
olum bu saatte çağırıyorsunuz beni.”
Hakan
gülümsedi. Sigara uzattı, aldım.
“Geç
otur bir gelir gelmez hesap soruyorsun adama.”
Tokalaştık.
Serdar’ın yanına oturdum. Hakan sigaradan derin bir nefes çekti. Konuşmaya
başladı:
“Melih
var ya bizim,”
Tanıdığım
iki Melih gözümün önüne gelmişti bir anda. İlki mahalleden bizden iki yaş küçük
olan Melih’ti, diğeri ise bizim okuldan bir alt sınıfımızdaki okulun
yakışıklısı Melih. Cevabı bilmeme rağmen sordum.
“Hangi?”
“Okuldaki
lan. Hangisi olacak.”
Hakan
sinirlendiği zaman birbirlerine bir hayli uzak olan kaşları
yakınlaşıyordu.
“Ee?”
Burun
delikleri şişip iniyordu. Sinirden terlediğini hissediyordum. Belli etmiyordu.
Çünkü o bir ustaydı! Bense çırağı.
“Cemre’ye
mesaj atmış. Tanışalım ayağı falan.”
Cemre
bizim sınıftaydı. Benim arkada sıramda oturuyordu. Hakan’ın platoniği. Kızın
haberi bile yoktu. Hakan’a göre anlamıştı ama kız saftı. Ben bir bok
anlamadığından emindim.
“Sen
nereden biliyorsun?”
Serdar
girdi araya.
“Ben
söyledim.”
Serdar’a
baktım. Ne demek istediğimi tek bir bakışımdan anlayabilecek kadar iyi
tanıyordu beni. Anladı.
“Hesabını
çaldım Cemre’nin. Bir baktım bu göt yazmış. Tanışalım, edelim, yok şöyle
güzelsin böyle iyisin.”
“Nasıl
çaldın amına koyayım. Ne derdiniz var şu çocukla. Zararı yok kimseye. Kendi
halinde bir tip.”
Hakan
sinirlendi.
“Ben
dedim çal diye. Nasıl zararı yok. Kantinde Cemre’nin arkasında sürekli göt.
Dayıyor kıza göz göre göre. Tabi bende kıllandım. Dedim kesin yazıyor bu
benimkine. Dün söyledim Serdar’a çal diye. O da affetmedi.”
Kızın
götüne değenden haberi yok mu? Diyecektim. Demedim. Sustum.
“Gidiyoruz,”
dedi Hakan. İzmariti yere fırlatıp ayağa kalktı. Ardından Serdar’da fırladı.
Bir an tek başıma kaldım.
“Nereye?”
“Ne çok soru sordun sende geldiğinden beri. İstiyorsan
gelme olum git evine yat uyu. Ha gitmeyeceksen de daha fazla kelime
yapma.”
Elbette
gelecektim. Her ne kadar kafalarımız fazla uyuşmasa da, Hakan’ı seviyordum.
Birlikte büyümüştük. Birlikte düşüp kalkmıştık. Şimdi satmak olmazdı.
Ayağa
kalktım. Depodan çıktık. Serdar lunaparka gidiyoruz dedi.
“Lavuğa
mesaj attım Cemre’nin hesabından. On dakikaya lunaparkta buluşalım falan.
Atladı hemen. Gelmiştir bile.”
Konuyu
tamamen anlamıştım. Çocuğu benzetecektik. Kolaydı. Ama bunu Hakan tek başına da
yapabilirdi. En kötü ihtimalle sadece Serdar’ı alırdı yanına. Bana göre yoktu.
Sormadım. Devam ettik. Lunapark çok uzak değildi. Stadın hemen arkasında
kalıyordu. Bizim okulla stadın mesafe taş çatlasın bir kilometre var ya da
yok.
Çok
geçmeden vardık. Melih lunaparkın ön kapısında bekliyordu. Ona gözükmeden
parkın arka kapısına doğru sessiz adımlarla ilerledik.
“Niye
çıkmıyoruz direkt karşısına?”
“Gel
sen,” dedi Hakan. Gittim. Çocukla oyun oynayacaktık belli ki. Direkt karşısına
çıkmamamızın başka açıklaması yoktu.
Parkın
arka kapısından içeri girdik. Balerini geçtik. Dönme dolabın yanında durduk.
Hakan cebinden “bodrum” yazılı bir anahtarlık çıkardı. İki anahtar gördüm.
Hakan tereddüt etmeden birini seçti. Fırladım, kolunu tuttum.
“Başımız
belaya girecek gece gece,” dedim. Hakan hışımla çekti kolunu, “bir bok olmaz,”
dedi Serdar, “abim çalışıyor burada ne zamandır. Ara ara manitayla kaçıp
geliyoruz bir sik olmadı şu ana kadar.”
Neresinden
tutarsan tut, tehlikeliydi yaptığımız şey. Sırası değildi, hem de hiç!
Arkamı
döndüm. Lunaparkın ön kapısına doğru baktım. Bir şey göremedim. Başımı tekrar
dönme dolaba doğru çevirdiğimde Hakan’la, Serdar çoktan çalıştırmışlardı bile
dev demir yığınını.
“Gidin
lavuğu alın gelin siz ben bekliyorum,” dedi Hakan. İtiraz etmedim. Belli ki
oynanacaktı bir oyun. Benim de rolüm belliydi. Mecburdum artık, başlamıştık bir
kere. Serdar’la birlikte emin adımlarla ön kapıya doğru yürüdük. Ben gayet
efendi, ellerim cebimde. Serdar efe gibi omuzlar dik, kolları açmış sallaya
sallaya yürüyor. Melih’i gördük. Garibim başına geleceklerden habersiz bekliyor
orada, etrafına bakıyor. Sanıyor ki kız gelecek.
Serdar
atıldı önce.
“Oo,
birader. Sen ne yapıyorsun buralarda gece yarısı?”
Çocuk
bir adam geri çekildi. Tedirgin olmuştu. Kafamız matiz değildi ama o öyle
sanıyordu muhtemelen.
“Hiç,”
diyebildi sadece. Nasıl hiç? Bu saatte burada dikiliyorsun cevabın hiç mi? Bari
inandırıcı ol. Yok olamadı.
“Hiç
demek. Ne güzel. Sigara versene.” Dedi Serdar. Melih’in sigara içmediğini
bildiğine adım gibi eminim. Bilerek yapıyor.
Ben
Serdar’ın bir adım gerisinden ses etmeden izliyordum.
“Kullanmıyorum.”
Dedi Melih. O an içinden ‘keşke kullanıyor olsaydım’ dediğine adım kadar
eminim.
“Sen
bizi mi yiyorsun olum? Bir dal vericen lan altı üstü ona da şekil mi
yapıyorsun, hayırdır?”
Serdar
yükseldi, çocuğun üzerine doğru yürüdü. Melih’in gözleri titriyordu. Yere
bakıyordu öyle.
“Yok
valla kullanmıyorum, Kuran çarpsın. Olsa vermez miyim?”
Serdar
hızla çocuğun üzerini aramaya başladı. Pantolonunun ceplerine baktı sırayla. Ön
sağ cebinden bir resim çıkardı. Bizim yengenin resmi. Okulda çekilmiş. Kimden
aldı kim bilir?
“Bu
ne lan?”
“Fotoğraf,”
dedi Melih.
“Taşşak
mı geçiyorsun lan sen benimle göt.”
Melih,
Serdar’ın elinden fotoğrafı almaya çalıştı. Elini havaya kaldırdı. Melih’in
boyu kısa olduğunu için zıplasa da fotoğrafa yetişemedi. Bir anlık sinirle itti
Serdar’ı. Gözünden bir damla yaş geldiğini gördüm o an. Serdar yumruğu geçirdi
çocuğun yüzüne. Yığıldı çuval gibi.
“Tut
şunu götürelim,” dedi bana doğru bakarak. Tuttuk, zar zor da olsa götürdük. Ben
bağırmasın diye ağzını kapatmaya çalıştım. Kısmen başarılı oldum.
Hakan
karşıladı bizi. Ellerini ovuşturuyordu. Melih’in saçlarından tutarak dönme
dolaba doğru götürdü. O ara bir şeyler de söyledi ama tam hatırlamıyorum. Küfür
ettiğine eminim.
“Bırakın
beni,” dedi Melih kesik kesik. Birinin bizi duyma ihtimali çok azdı. Duysa bile
cesaret edemezdi yanımıza gelmeye. Ancak polisi arar oradan uzaklaşırdı. Polisi
aramanın korkaklık olduğu ve sonucunun da eşek sudan gelene kadar dayak yemek
olduğu bir mahallede yaşıyorduk.
Hakan
çocuğu zorda dönme dolaba bindirdi. Serdar, Hakan’dan anahtarları kaptı.
Hışımla kabinin kapısını açtı. İki saniye olmadı, elinde kalın iplerle ve bir
paket bandıyla çıktı. Tepki vermiyordum. Sadece izliyordum. Etrafı. Görevim
erketeydi. Fazlasına karışmak istemiyordum. Bir sigara yaktım. Gözlerimi
kapayarak derin bir nefes çektim. Ciğerlerim yandı. Gözlerimi açtım. Melih
dönme dolaba oturtulmuş, elleri ayakları bağlanmıştı. Ağzının bantlandığını
sonradan fark edebildim. Görüş alanım bu kadarına izin veriyordu. Çocuğun
çırpınışlarını gördüm. Ağladığına eminim.
Hakan,
Serdar’a el hareketi yaptı. Ne anlama geldiğini biliyordum. Başlıyorduk. Ya da
tam tersi. Bilmiyorum. Dev metal yığını gıcırtıyla çalıştı. Bizimkiler geri
doğru çekildiler. Melih’in gittikçe yükselişini izliyorduk. Orada olduğu bile
görünmüyordu.
“Göt
herif,” dedi Hakan, “gör bakalım şimdi ebeninkini.”
Keyfi
yerindeydi. Ben hala tepkisizdim. Serdar endişeliydi. Belli etmiyordu.
“Şimdi
ne yapıyoruz?” Diye sordu Serdar.
“Bekle,”
dedi Hakan. Bekledik. Yaklaşık yirmi saniye kadar bekledik. Hakan tekrar
konuşana kadar.
“Serdar,”
dedi Hakan, “şu zımbırtı tam tepedeyken kes elektriği.”
Serdar
bir anlığına durdu. Hakan’a baktı. Sonra elimdeki sigarayı alıp bir nefes çekti
içine. Ardından görev yerine doğru koştu. Tıpkı bir asker gibi. Emir komuta
zinciri işliyordu bizde. Ve bu zincir bozulamazdı. O gece de bozulmadı. Serdar
dönme dolabın elektriğini Melih tam tepedeyken kesti. Mekanizma aniden durdu.
Cılız ışıklar söndü.
“Ne
yapıyoruz olum biz?” Dedim. Hakan’a veya Serdar’a değil. Öyle ortaya. Belki de
kendime.
Vakit
kaybetmeden üçe bölünüp ortadan kaybolduk. Melih sabaha kadar orada kalacak,
aklı başına gelecekti. Plan buydu. Eve gittim. Yorulmuştum. Kafayı vurduğum
gibi uyumuşum. Sabah telefonun sesine uyandım. Serdar arıyordu.
“Hayırdır
rüyanda mı gördün beni.?”
“Çabuk
televizyonu aç, çabuk!”
Panikledim.
Hızla yataktan kalktım, üzerimi giydim. Telefonu ne ara kapattığımı bile
anlamadım. Televizyonu açıktı. Annem başındaydı. Gündüz programlarından birini
izliyordu.
“Günaydın
oğlum.” Dedi annem. Cevap vermeden üçlü koltuğun üzerinde duran kumandayı
kaptım. Bir haber kanalı buldum.
Haberin
başlığında ‘Lunaparkta Dehşet’ yazıyordu. Kalbim durmamış, adeta donmuştu. Buz
kestim. Yutkunamadım. Kadının neler söylediğini anlayamıyordum bile. Bir anlık
kendime geldiğimde şunları duyabildim:
Polis
olayın ne zaman ve nasıl gerçekleştiğini araştırıyor. Bu bir intihar mı? Yoksa
cinayet mi? Henüz bunun cevabı yok. Yetkililerden gelen haberleri
bekleyeceğiz.
Anneme
baktım. O da bana.
“Bir
saat falan oldu Nilgün teyzen mesaj attı. O zaman öğrendim ben de. Sizin
okuldaymış. Arkadaşın değil ama dimi?” Cevap veremedim. Başımı salladım sadece.
Annem devam ediyordu, “kalp krizi geçirmiş şuncacık çocuk. Oturduğu yere falan
bağlıymış bulduklarında. Kim, hangi vicdansız böyle bir şey yapar, nasıl
kıydılar güzelim yavruya.”
O ana dek vicdanın varlığını
bu kadar net hissetmedim.
Polisler olayın peşini bir süre bırakmadılar. Her akşam
ailece haber bültenlerinde izledik. Dakikalarca gösterildi, tartışıldı.
Ardından o dakikalar saniyelere indi. Sonra sadece bazı gazetelerin köşelerinde
yazıldı. Ve unutuldu. Çok geçmeden lunaparkı da yıktılar. Kötü şöhretinden
dolayı işlemedi bir daha. Hakan’ı hiç görmedim. Aramadım sormadım. Buharlaşıp
uçtuk. Serdar bir altı ay kendine gelemedi. Kimseyle konuşmadı, görüşmedi.
Birkaç kez gittim kapılarına. Birinde babası açtı, Serdar evde değil, Atakum’a
halasının yanına gönderdik dedi. Diğerinde ise kimse açmadı. Askere gittiğini
duyduk. Sonra geldiğini... Babasının yanında fırında çalışmaya başladı. Ekmek
almaya gittiğimde yüz yüze geldik çok kez. Konuşmaya çalıştım. Bana tek kelime
etmedi. Sanki Atakum’a gidip hafızasını sildirmiş öyle geri dönmüştü. Evlendi,
çocuğu oldu. Erkek. Adını Melih koymuşlar. Kaderi benzemesin dedi herkes.
Üniversite sınavına girmedim. Annem çok üzüldü. Babam çok
sevindi. Bir süre orada burada çalıştım. Ölmeyi denedim. Tam iki kez. Kimsenin
haberi dahi olmadı. O kadar başaramadım... Vazgeçtim. Askerden dönünce babamın
hayalini gerçekleştirdim. Lokantanın başına geçtim. Benim hayallerim yoktu
artık. İnsanlar hayal kurardı. Diğerleri sadece yaşardı. Yaşadım. Ölmeyi dahi
hak etmek gerekiyor.
Burak Bey hikaye sizin anınız mı? Etkilendim boraxocim burkuldu. Gençlik kafası mi dersin ne dersin artık bilemem.
YanıtlaSil