Gam Bağı


Çocukluğumuza dair her şeyi ya flu hatırlıyor ya da hiç hatırlamıyor olmamıza rağmen o çağın bütün bir hayatımızı etkilemesini adaletsiz buluyorum. Kimileri çocukluğunu berrak bir su gibi görüyor, hatta kimileri bebeklik zamanlarını bile anımsıyor ve hatta anne karnındaki duygu durumunu bilenler bile var. Bizzat görüntü olarak olmasa bile duygu durumlarının kayıt altında olduğunu birçok uzman söylüyor ve ben bunu adaletsiz buluyorum. Boğazımın düğüm düğüm olduğu anları hatırlamasam bile neden duygusu zihnimde, kalbimde? Neden istenmediğimi biliyorum? Neden o duyguları hareket noktası belirliyor bu yarım yamalak aklım? “Yetersiz annelik görmüşseniz, işiniz iki katmanlı olacaktır: Önce kendi yaralarınızı iyileştirmeniz, sonra da çocuğunuzla kendi anneniz ile olan ilişkinizden farklı bir ilişki kurmanın yeni bir yöntemini benimsemeniz gerekecektir.”
[1]Neden işimiz iki katmanlı olmak zorunda? Neden biz farkındalığımızın perdelerini durugörü yapıyor gibi kaldırmak zorunda kaldık? Hatırlamıyorum. Her şey flu.

 

 

Neresinden tutsak elimizde kalan bir film. Andrey Zvyagintsev’in yönetmenliğini yaptığı; Fransa, Rusya yapımı bir film. Adı, Sevgisiz. Karlı bir günde başlamasını metafor olarak almayacağım tabii ki. Sevgisizliğin insanı üşüttüğünü falan söylemek çiğlik olur. Karlı bir günde başlaması tabii ki de çekimlerinin kuzey ülkelerinden birinde yapılmasından. Neresinden tutsam, elimde kalıyor bu film. Bir tek Alyosha’nın savurduğu dala tutunuyorum. Oraya tutturuyorum çocukluğumu. Ahmet Telli’nin şiirinde[2]geçen bir sallantı ile o dalda sallanıyorum. Tanıdığım bütün çocuklarla birlikte o dalda salıncaktaymışız gibi neşeyle sallanıyoruz. Salıncak hızlanınca korkuyoruz. Ama yine de inmiyoruz.

 

Alyosha’yı izlerken aslında neyi gördüğümüzü söyleyeyim mi? Kendini yük gibi hisseden bir çocuğun kendini ortadan kaldırmasını izliyoruz. Bütün dünyaya yük olduğunu hisseden daha doğrusu ailesi tarafından hissettirilen bir çocuğun kendini var edememesi durumu bu. Biz anca seyrederiz zaten. Böyle filmlerde dizilerde görüp de iç çekeriz fakat yanı başımızdaki hayatlardan haberimiz yoktur. Ölüm gibi aynı. Ölüm uzak bir gelecektir bizim için. Böyle aile faciaları da bize uzak gelir. Kötü bir annenin elinde büyüyen çocuğun gün gelip bunu önce kendine itiraf edip kabullenmesini sonra çevresine bunu söylediğindeki utancını göremeyiz. Utancı diyorum çünkü insanlar bunları kabul etmiyor. Bu sanki çocuğun suçuymuş gibi davranıyor. Eğer sevilecek bir yanım olsaydı muhtemelen annem severdi, fikrinin diktatör yüzünü çocuğa yansıtıyor ve sadece seyrediyorlar. Nihan Kaya şöyle söylüyor: “Eğer bir anne evladı hakkında kötü konuşursa, herkes o evlat hakkında kötü düşünür. Eğer bir evlat annesi hakkında kötü konuşursa, herkes, yine, o evlat hakkında kötü düşünür. İşte bu, anne tabusunun açık bir ispatı. Her birimiz bu gerçek üzerine tekrar tekrar düşünmeliyiz.” Bizim topraklarımızda her şeyin gereksiz kutsallaştırıldığı düşünülecek olursa, zamanı gelince dokunulmaz kıldığımız ne varsa bize acımadan dokunuyor. Bunu görelim istiyorum.

 

Şimdi filme dönelim, bu arada ben teknik bilmem. Hikaye, toplumlardan toplumlara değişkenlik gösteren bir hikaye de değil. Hemen “bizde olmaz böyle şeyler” deyip sıyrılmanın bir manası yok. Kafanızı kuma gömmenizin bir alemi yok. Filmde bir çift var. Evlilikleri aslında hiç başlamamış bir çift. Bitmesini yadırgamadım bu yüzden. Biri işi için evlenmiş diğeri ise huzursuz olduğu ortamdan kaçış için. Kimin ne nedenle evlendiğinin de bir anlamı yok, burada suçlama yapmayacağız. Kendilerine bile uzak iki insanın yakınlık kurmak ümidiyle bir araya gelmelerinin faturasının el kadar çocuğa kesilmesini konuşacağız. Ama ondan önce şunu da söylemek lazım, filmin ilerleyen sahnelerinde bu iki insanın aslında çok da kolay olmamış hayatlarını anlattıklarına şahit oluyoruz. O anlarda üzülüyor olabilirsiniz. Evet ben de üzülüyorum. Fakat hemen geçiyor çünkü bizler yetişkin olarak sorumluluğumuzu elimize almadıkça kendimizle ilgili bir şeyleri değiştirmedikçe her şey aynı düzende devam edecek. Nitekim filmin sonunda çok sevdiklerini söyledikleri insanlarla bir arada yaşıyorlar fakat hala yalnız, huzursuz ve iticiler. Bu şu demek de değil eğer zamanında kendilerini şifalandırmış olsalardı daha önceki evlilikleri mutlu olurdu. Hayır bunu demek istemedim. Eğer kendilerini şifalandırmış olsalardı ne istediklerini bilen yetişkinler olarak ayrılıkları daha sağlıklı ve evlatlarına olan yaklaşımları daha yapıcı olurdu demek istedim. Fakat biz annenin madden orada olsa bile aslında manen orada olmadığını görüyoruz. Baştan istenmeyen bir çocuğun yaşadıklarına şahit oluyoruz. Baba ise zaten kendinden uzakken evladına nasıl yakın olacaktı ki?

 

Yine Jasmin Lee Cori’den bir alıntıyla devam etmek istiyorum: “Mutlu bir yuvada, çözmeniz gereken sayısız kriz yaşanmaz (ya da bir şeyi çözemeyecek kadar küçük olduğunuzda, buna nasıl dayanacağınızı düşünmek zorunda kalmazsınız). İnsanlar orada güç gösterilerine girişmezler. Aile fertleri arasında sessiz ya da pek de o kadar sessiz olmayan savaşlar yaşanmaz. Mutlu bir yuvada, nefesinizi tutup beklemezsiniz. Rahatlayabilir ve kendiniz olabilirsiniz.”[3]İzlediğimiz “yuva” fırtınalarla dolu, kendileri ile hiç temasa geçmemiş insanların bir arada olduğu bir yer. Çocuk bunu bilir, hisseder. Ortada yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu en başından beri bilir ki filmde de zaten çocuğun gözüne gözüne sokulan bir yaşantı söz konusu. Bu yaşantının ağırlığını ve bu kadar dışlanmayı çocuk bünyesinde halledemeyen Alyosha artık kararını verir ve bir gün evden gider. Filmin sonunu söylemek gibi olmasın ama çocuğu bulamıyorlar. Nerede ve ne yaptığına dair en ufak bir iz yok. Kadın ağlıyor adam perişan. Madem bu kadar üzülecektiniz ul*n ne diye sahiplenmediniz çocuğu, diye itiraz etsem de ağladıkları şey Alyosha değildir belki de. Kendi kaybolan çocukluklarına ağlıyor olabilirler. Alyosha sayesinde kendileri ile bir bağ kurma şansını zihnen bilmeseler de kalben bildikleri için onu kaybetmiş olmalarına ağlıyor olabilirler.

 

Son sahne: Alyosha’nın savurduğu dal. Oraya tutunuyorum, oraya tutturuyorum çocukluğumu. Tanıdığım bütün çocuklarla birlikte o dalda salıncaktaymışız gibi neşeyle sallanıyoruz. Salıncak hızlanınca korkuyoruz. Ama yine de inmiyoruz. Çocukluğumuza dokunuyoruz, sis bulutunu dağıtıyor ellerimiz. Her şey berrak. Terleyince alnımızdaki teri siliyoruz, alnımızdaki kara yazıyı siliyor gibi çalışıyoruz. Her şey berrak.

 

Sevgiler



[1]Anne’nin Duygusal Yokluğu, Jasmin Lee Cori, sa.:23

[2]Çocuksun Sen şiiri.

[3]Anne’nin Duygusal Yokluğu, Jasmin Lee Cori, sa.:100

Yorumlar