Camelot'ta Akşam

Akşamın albenisine kapılan o paslı gurur, boynuzlarına hürmeten söylenen basmakalıp sözler, kudretine adanan leş seremoniler. 

 

Uykuda ya sabah, akşamın irfanını tasdikleyen de o...

 

-*-

 

Gurup ki o zümrüde boyadığı kırlar dönüşür yakuta, mezardan hortlatan, o inim inim inleten kabuslar bile şimdi ılık ve yağız…  Kükürtlü çamuru sürmenin vakti zifiri karanlığın cılk yaralarına. Bulaşıcı değil bu saydam cümbüşü devranın. Fırtına getiren bulutlardır semayı hür bırakan ve zulmeti deşip azat eden. Topraktır ebedi yatağı yağmurun ve çekilir içe mayhoş kokusu. 

         

Beden ki sanki beden değil, kılıf ve toz. Ruh ki rüzgarın küllere doğru estiği ilim… Mihraba yürürken huşu içinde, odağında bir müsamaha kimsenin el değemeyeceği: CAMELOT.

 

-*-




Mermer değil ki taşı şifa bulamasın el süren aylak. En tepede bir mabet, kiremit çatısından süzülür alaca şeker. Dağları basan o bıkkın pus… Meçhul nereden gelip nereye gittiği. 

         

Zırh kuşanmışken dalıp gitmenin sırası mı şimdi? Arthur bir Elf gördü.

 

-*-

 

Zor görür gözü ayağının altındaki toprağı, göğe kaldırınca yüzünü kudretli sütunları, uçsuz bucaksız ormanları. El değdi mi kanayan çilekleri, nasırlaştıran çakılları. Ardında daha neler neler var kim bilir? Tam da inzivaya çekilirken gün bir başka bahara kaldı sabah. Zamanıdır sürüngenlerin. 

 

Mumlar sönmüş, kapısı mühürlü, kollar kendini komşusundan. Kimse bilmez ki canı çeker her gece gelsin diye mahremine. Kılıç asılıyken duvarda, çok gece ister geçirilecek, çok şey ister ağza alınmayacak. 

Yorumlar