“Kimseye anlatılamaz bu dertler çünkü herkes bunlara nadir ve acayip şeyler gözüyle bakar. Biri çıkar da bunları söyler ya da yazarsa, insanlar, yürürlükteki inançlara ve kendi akıllarına göre hem saygılı hem de alaycı bir gülüşle dinlerler bunları. Çünkü henüz çaresi de devası da yok bu dertlerin” sözleriyle başlıyor kitabına Sadık Hidayet. Baykuşunu kör etmeden hemen önce kör kalemin kör talihi ile böyle yazıyor. Aynı yoldan biz devam ediyoruz yazmaya, kalemlerin kör uçlarıyla fakat kimseyi kör etmek için değil görmeleri için.
Eskiden tanıdığım bir aile danışmanından duymuştum bu ifadeyi: “İç morluklar.” Sonra düşünmeye başlıyor insan. İnsanın içi morarır mı hiç? İnsan bedeni, bir ölçüde tepkisel yani bir yere çarptığınızda ya da biri size şiddet uyguladığında hemen sinyal veriyor. Bunlar dışarıdan bakanın görebileceği sinyaller. Bu sinyaller sizi önemsemelerine sebep oluyor. Sizi değerli kılıyor. Sizi tedaviye layık biri haline getiriyor. Çevrenizde yanlış birilerinin olduğunun kanıtı haline geliyor. Peki ya iç morluklar? Onları kimseye gösteremiyoruz. Onları kanıtlayamıyoruz. Ağlayıp üzüldüğümüz zaman ise psikolojisi bozuk olmakla ve tedaviye muhtaç olmakla suçlanıyoruz. Bakın yukarıda tedaviye layık ifadesini kullanmışım burada ise muhtaç görülmek diyorum. İkisi arasındaki fark ne biliyor musunuz? Merhamet. Birinde ötekiler size merhamet duyarlarken ikincisinde sizi hastalıklı biri gibi görüp size el değdirirse kendisine de bulaşacağından korkan bir iğrenme var. İkisi arasındaki fark bu. Sadık da benim söylediğim iç morluklara başka bir isim takıyor. Diyor ki: “Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıktan yiyen, kemiren yaralar.” Ama sonra devam ediyor Sadık: “Bana inanılması için bunları bir bir yazmalıyım, bunları duvardaki gölgeme açıklamalıyım.” Duvardaki gölge, sizlersiniz. Bu yaralardan konuşmaya başladığınızda yaralar derken mevzuyu ajite etmek için söylemiyorum, bunlar alnı şanlı sorunlar, işte bunlardan konuşmaya başladığınızda “insanlar, yürürlükteki inançlara ve kendi akıllarına göre” yargılıyor sizi. Kimse anlamadıkça zamanla yaraya dönüşüyorlar. Sonra “vay efendim bu kıza/çocuğa ne oldu da böyle içine kapandı, ne oldu da intihar etti, kesin rahat batıyor bunlara” gibi ipe sapa gelmez laflar... Dikkate alınmak için yaralarımızın ya bizi ölümün kıyısına getirmesi ya da öldürmüş olması isteniyor. Henüz sağlıklıyken ve yara tedavi edilip iyileştirilebilecekken söylediklerimiz tarafından “şımarık” olmakla itham ediliyoruz. Bir sorunun sorun olabilmesi için “aç ve açıkta olmak” gibi bir sonuç isteniyor bizlerden.
Burada tek tek sorunlara değinmek yazıyı haddinden fazla uzatır. Belki onları ayrı başlıklarla yazının devamı şeklinde ayrıca konuşmak daha sağlıklı ve daha duru bir anlatıma kavuşturur bizi. Biz buradan yani toplumun genel bakışından devam edelim. Yukarıda şunu söylemeye çalışmıyorum: Her şeyden şikayet edip her şeye isyan etmeliyiz. Böyle bir açıklama yapmak gereği duydum çünkü insanlar bir şeyler okurken yazıda anlatılmak istenenden çok ne anlatılmadıysa dikkatini oraya doğru akıtabiliyor. Ben şunu demek istiyorum: Zamanında müdahale edildiğinde çözülebilecek sorunlar için harekete geçelim. Bekletip henüz bir morlukken içimizde iltihaplı bir yaraya dönüşmesine engel olalım ve eğer çözümü mümkün değilse de artık bünyemizdeki sınırlı enerjiyi -ki enerji kelimesi artık çok yaygınlaştığı için ve yerine söylemek istediğim olguyu ifade edecek daha güzel bir kelime bulamadığım için kullanıyorum- kendimize yönlendirmemiz gerekiyor. Kurtarıcı İsa heykeli insanlığa kucak açıyor ya hani işte biz kendimizin Kurtarıcı İsa’sı olmalıyız. Çünkü enerjimiz, geceden şarja bıraktığımız telefon ve bilgisayar gibi yüzde yüze ulaşan bir şey değildir. Her sabah uyandığımızda onu tam ve kullanılabilir bulamayabiliriz. Daha akıllıca kullanmak mecburiyetindeyiz. Kendimiz için, kendi sağlığımız için. Peki ben bunca şeyi neden yazıyorum? Sadık’ın ifadesiyle: “Men fegat bera-yi sâye-yi hodem mînivîsem” yani “Ben yalnızca kendi gölgem için yazıyorum.”
Sevgiler
Yorumlar
Yorum Gönder