Söyleyiş olarak adını duymak bile heyecan verir Türk şiirinin. Bu kavram, mesafesi hesaplanamayacak bir coğrafyanın binlerce yıllık serüvenine denk gelen bir söylem. Her gün büyüyen, gelişimine devam eden, dal budak salan bir coşkunlukla yoluna devam eden Türk şiiri; yaşadığı tüm değişimleri, gelişimleri yeni seslerle güçlendiren bir etkiye ve heyecana sahip.
Özellikle Divan Edebiyatı’ndan
sonraki süreçte edebiyatımızın batıya açılmasıyla birlikte başlayan
hareketlenmelerde karşımıza etki ve bunun sonucunda ortaya çıkan yeni hareketin
ortaya koyduğu tepki olarak yeni oluşumlar ortaya çıkmıştır, çıkmaya da devam
ediyor. Bunun ilk sebebi, şairlerin kendinden önceki dönemle olan hesaplaşma
arzuları, yeni bir ses bulma umuduyla ve Türk şiirine yeni bir damar kazandırma
gayretiyle bir atılım yapmak istemeleridir.
Tanzimat dönemi şairlerinin Divan
Edebiyatı’na birçok yönden karşı çıkışlarıyla başlayan bu oluşum; edebiyatı
halkı yaklaştırmak gibi bir amaçla eserler veren edebiyat adamlarından meydana
geliyordu. Dil ve içerik olarak halkı hesaba katan bu hareket, batıya açılan
yüzümüzün de edebiyattaki ilk yansıması olmuştur.
Peki durum böyle miydi? Resme geniş açıdan bakınca ortada bir yenilikten elbette söz etmek mümkün. Batı tarzında ilk ürünlerin verildiği, dilin sadeleşme eğilimine örnek olabilecek eserlerin verilmeye başlandığı gibi birçok yenilik olsa da kendi içinde bir savaşı dindiremeyen ve ikiye ayrılan Tanzimat belki de bugün bile devam eden çeşitliliğin ilk tohumlarını edebiyat dünyamıza eken dönem olmuştur. Aynı dönemde yaşamalarına rağmen birbirleriyle kalem kavgasına girişen isimlerin var olduğu bile düşünülünce dönemler arasında yaşanan farklılıklar çok da yadırganmamalı. Recaizade Mahmut Ekrem ile Muallim Naci aynı döneme ait iki isim olmalarına rağmen edebiyatımızdaki en ateşli tartışmaların tarafı olmuştur.
Tanzimat’ta da yer alan Recaizade Mahmut Ekrem’in Servet-i Fünun Topluluğu’nun da önderi olması farklı bir açılım kazandırıyor aslında bize. Şairler durdukları yerden hoşnut olmayıp yeni bir sesin ardını hiçbir zaman bırakmıyor. Böyle bir değişimi daha sonra Garip Akımı’nın kurucularından olan Oktay Rıfat’ta da görürüz. Orhan Veli ve Melih Cevdet Anday ile Garip Akımı’nın manifestosunu yazan Oktay Rıfat daha sonra II. Yeni’ye geçiş yapar ve Perçemli Sokak kitabının ön sözünde II. Yeni’nin de şiir anlayışına çok katkısı olan bir peotika yayınlar.
Servet-i Fünun ve özellikle
Recaizade Mahmut Ekrem “yeni” taraftarı olarak yola çıksa da aruzu terk
etmeden, ağdalı şiirler yazarak adı yeni olan ama eskiye öykünmeye devam eden
bir süreci daha yaşatmıştır edebiyat dünyamıza.
Günümüz şiirinin temellerinin
atıldığı asıl dönem “şahsi ve muhterem” bir dönem olan Fecr-i Ati’dir desek
yeridir. Bunu tek başına Ahmet Hâşim’i düşünerek söylesek bile isabetli bir
karar vermiş oluruz. Ömrü az olan, gençler tarafından ayakta tutulmaya
çalışılan bu dönem; Milli Edebiyat’ın
baskılarına daha fazla dayanamamıştır ama Ahmet Hâşim’in şiire getirdiği
yeni ses ile “söz ile musiki arasında sözden ziyade musikiye yakın” bir nefes
üflemiştir şiirimize.
Milli Edebiyat Dönemi adından da
anlaşılacağı üzere milli unsurların ön planda olduğu, sanatçıların milli bir
duruşu hayat tarzı olarak belirlediği bir dönemdir. Özellikle Ömer Seyfettin,
Ali Canip Yöntem ve Ziya Gökalp’in milli duruşları dönemin tümünde egemen
olmuştur. Dilde sadeleşmenin başladığının en bariz görüldüğü dönemdir Milli
Edebiyat. Aruz kullanılmaya devam edilmiştir ama modern şiirin imkânları da
aruzla bu dönemde kaynaşmaya başlamıştır.
Arada beş Hececiler ve Yedi
Meşaleciler olsa da edebiyatımızdaki en büyük kırılma 1940 yılında olmuştur.
Kendilerinden önceki bütün şairlere ve anlayışlara karşı çıkan Orhan Veli,
Oktay Rıfat ve Melih Cevdet’in Garip Akımı modern şiirimizin de temelini
oluşturur. Şâiraneliğe karşı olan bu şairler şiirimizi sıradan hayatlarla
tanıştırırlar. Ahu gözlerin, servi revanların yerini sokaktaki dilenci,
ayaktaki nasır, arzulu yaşayan böcekler alır. Edebiyatımızın bu yeni sesine
Garip Akımı ile birlikte I. Yeni de denir.
50li yılların şiiri etkisini
bugün de tüm canlılığı ile sürdüren II. Yeni’dir. Özellikle günümüz şairlerinin
de temel aldıkları bir dönemdir II. Yeni. Kapalılığı, imgeyi, soyut anlamı ve
anlamsızlığı önceleyen bir anlayışla karşı karşıya olan Türk şiiri; Edip
Cansever, Turgut Uyar, Ece Ayhan, İlhan Berk, Cemal Süreya gibi isimlerle
tanışır. Garipçilerin şiiri sıradan bir zemine çekmesine tepki gösteren şairler
ortaya koydukları çalışmalar ile dış dünyaya kapalı ve kendi şahsına münhasır
bir sesin şiirini yazmışlardır.
II. Yeni’den sonra bu döneme tepki olarak ortaya çıkan Mavi Akımı, Toplumcu Gerçek Şiir ve diğer oluşumlar II. Yeni’yi ne kadar eleştirseler de şiirdeki kapalılığın, kişisel imgelerin önüne geçememişler, aksine kendi şiirlerine de II. Yeni havasının sinmesine engel olamamışlardır.
70'li yıllarda Toplumcu Gerçekçi şiirin yayılma alanının boş bıraktığı mecrada gelişen ve İslami havanın şiirimizde en net hissedildiği dönem de günümüz şiirinin üzerinde önemli etkileri olan bir oluşumdur. Herhangi bir isim altında olmasa da Edebiyat, Diriliş, Mavera gibi dergiler etrafında ümmetçi hassasiyetle gelişen birliktelikler şiirin ruhunu beslemiş; dünyada mazlum coğrafyanın sesi olan bir şiire kaynaklık etmiştir.
Darbenin gölgesinde gelişen ve iç
sesin şiirini kuran 80 kuşağı, II. Yeni’den aldığı hava ile bireyselliği şiirin
merkezine taşıyan 90 ve 2000 kuşağı da yaşayan edebiyatımızın canlı bir sesi
olarak şiirler kurmaya devam ediyor.
Mistik, protest ve epik bir ses var şiirimizde. Yaşadığımız günler bütün rüzgârlardan payına düşen imgeyi toplamaya hevesli bir iştihayla lirik dünyadan şiirler devşiriyor. Her şiir Türk şiirinin bir parçası olarak kurduğu yeni imgelerle yarına kalacak şiir evreninin parçası olmaya devam ediyor ve edecek.




Yorumlar
Yorum Gönder