Martılar ve Kamburuma Üç Sebep

             


            Yataktan yine gündüze savruluyorum, ayaklarım yorganın boyunduruğundan kurtulur kurtulmaz Erzincan soğuğunun göğsüne giriyor. (Birkaç gün içinde gelmiş kitap Recep Abi’den. Sağolsun. Dışardaydım kitap geldiğinde, son 1,5-2 yıldır yegâne hobim olan iş aramaya çıkmıştım yine.)

Uyku hala devam ediyor, bakkallardaki çitos raflarından bozma kitaplığımdan bana kollarını açtı birden kitap. Alıp bir bakayım dedim, öyle olur zaten insan her çukura düşmeden önce sadece bir bakayım der.

İçerisinde anlatılan hikayeler aslında sürekli gözümüzün önünde bulunan şeyler. Ama işte bazı şeyleri görmek için birinin işaret etmesini bekliyoruz. Kitabı ismini veren hikaye ile başlıyor macera. O adam geliyor gözümün önüne birden sırtında yalnız geçirdiğim akşamlar kadar bir kambur, kızı önünde diz çökmüş gözleri gözlerine kitlenmiş.

“Söyle güzel çocuğum. Ben zaten baba kız konuşmaları için yaratılmışım”

Konuşma bittikten sonra adamın kamburu biraz daha büyüyor, bense arkada saklanmaya çalıştığım elektrik direğine daha bir sokuluyorum.

“Anlıyorum durumu. Sırtımdaki kambur büyüyor. Kızımın utancıyla büyüyor kambur. Kocaman bir seyahat balonu oluyor gözümde. Evleri, o evlerdeki yasları, insanları, otomobilleri, otobüsleri, ucu jiletten keskin, sarhoş kuşları öldüren dağları yüklüyorlar şekilsiz sırtıma.”

  Kamburuna üç sebep sunuyor başkarakter kızına. Bu sebeplerin içersinde Atlas Dede, Arif Çavuş, Kaplumbağa Şevki Dede var. En geçerli bir sebep olarak Atlas Dede’nin tarafındayım. Parti kurmasın, benim yine de oyum hep ona. Son olarak ruhumdaki kambur belli değil, onaylanan bir kahraman değilim ama “Yatma vakti” gelince ben de rahatlıyorum abi.

İkinci öyküye geldim hızlıca, evdeki uyku devam ediyor hala.

Gökte Uçan Hüma Kuşu’na takılı kaldı gözlerim daha sonra. Elime bir kalem alacaktım lafta. Kitabın sağına soluna notlar ala ala okuyacaktım. Ama olmadı. Dedim ya Sıla ile birlikte benim de gözlerim Hüma kuşunu aramaya çıkmıştı. Boş ver dedim kendi kendime sonra belli tek seferde okunan kitaplardan değil bu. Kitabımızın bu ikinci hikayesinde Sıla isimli bir kızımızın hikayesi anlatılıyor babasının ağzından annesi İpek ne kadar haklı ne kadar haksız diye ölçüm yapmaya gidiyor birden aklım. Yine bunu da boş veriyorum Hüma kuşu uçuyor ona bakıyorum/bakıyoruz Sılayla. En güzel boş verişim de bu oluyor.

Bir zıpladım iki zıpladım üçüncü de kalktı sırtımdan örtüm kamburum iyice ortaya çıktı birden. “Persona Non Grata” dedi Recep Abi. Öykü benim öyküm sanki biri peşimden gelmiş de içimde yaşananlara ayna tutuyor. Bu genç şair birden silik bir yansımam oluyor. Bu öyküyü de bitirdikten sonra Google’a cevabını tahmin ettiğim bir soru soruyorum. “Persona Non Grata ne demek?”

Evdekiler uyanıyor. Yine annemin o bakışları üzerimde kahvaltı filan derken yine tüyüyorum evden. Nereye gittiğim belli “İş aramaya”

Yolda yürürken türlü hayallere dalıyorum araya sıkışıp benimle birlikte gelen “Ulan kitabı da alsa mıydım acaba yanıma Atatürk Parkı’nda okur bitirirdim.” fikri aklıma geliyor. “Saçmalama diyorum, onu da yorma dışarıda kendinle”

Eve gelir gelmez, cevabı bilinen tonlarca sorudan sonra kitaba kavuşuyorum sonunda. Artık bitirebilirim. Tabi aklım yanımdaysa.”Kör Kuyulardan Çıkartılan Hikaye”yi dinlemek için gelen aklım. Kendisi de bir kör kuyunun aklına düşüp kalıyor. Onunla birlikte “Çürüyen Gölgeler Sonatı, Fikret Üçlemesi, Kenan Üçlemesi” de okunmak için okunmuş birkaç hikaye oluveriyor. Ne yapalım elden gelen bu kör kuyuda kaldı aklım. Çıkamadım ama okumaktan da geri duramadım. Zaten baştan belliydi böyle olacağı. Şu an bu satırları yazarken aklıma sürekli Kemal Sunal’ın 1984 yapımı filmi olan Atla Gel Şaban’dan şu replik geliyor yanında bir tutam trajikomik bir gülümsemeyle;

“Neymiş martılardan bahsedecekmişim göklerde süzülüşünden bahsedecekmişim, göklerde süzülüşünden bahsedecekmişim. Süzülen biri varsa o da benim. Geçim sıkıntısından bahsediyorum. Tabi peynirden bahsedeceğim, patates soğandan bahsedeceğim. Tencereye onlar giriyor martılar değil”

Recep Abi bu kitabıyla, martıların değil onun bu kitabı Niyazi’nin yani bizim yanımızda. Sağ olsun. O yazsın biz okuyalım.

Nakavkt!

Yorumlar